Özellikle Bellli Bir Yaştan Sonra Bisiklet Sporuna Gönül Verenler Neden Yerilir?

10/03/2008  //     //  Genel

İnsanı hayata bağlayan, ona yaşama sevinci veren şeylerdir hobiler. Kimisi balık tutmayı sever kimisi ise müzik dinlemeyi. Kimisi dansa tutkundur kimisi futbola. Ama her nedense bu insanlar toplumda bisiklet sporuna belli yaştan sonra gönül vermiş kişiler kadar eleştiri almazlar; “Koskoca adam olmuş hala bisikletin tepesinde bir oraya bir buraya gezip duruyor.”, “Bisikletin tepesinden inde evinle ilgilen biraz.”, “Yahu hiç yakışıyor mu böyle cafcaflı şeyleri giymek sana bu yaştan sonra?”, “Hastasın zaten hastalanacaksın o şeyin tepesinde. Koskoca adam oldun akıllanmadın hala.”, “Bir Pazar günümüz var zaten o günü de bisikletinle heba ediyorsun.”, “Yahu sen de Ahmet Bey gibi evde televizyonda maçını izlesene ne gerek var bu trafikte o şeyle dolaşmaya.” Gibi serzenişleri bu spora belli bir yaştan sonra gönül vermiş olanlar hep işitmiştir. Peki ama neden bu serzenişler genelde bisiklet sporu ile ilgilenenlere karşı yapılır? Muhtemelen daha tehlikeli aktivitelere katılan mesela dağcılık veyahut dalış sporu ile ilgilenenler de eleştirilere maruz kalmışlardır ama ben şahsen bu eleştirilere bisiklet sporuna gönül veren bizlerin daha çok maruz kaldığı inancındayım. Bu eleştirilerin temelinde psikolojik ve sosyolojik bakımdan neler yatıyor bu yazımda bu hususu ele almak istiyorum. Belki bu sayede bu yergilere maruz kalan bisiklet severleri de biraz olsun rahatlatabileceğimi düşünüyorum. Çünkü çoğu zaman olayın altındaki gerçekler anlaşıldığında bu, ister istemez bir rahatlama hissine yol açıyorken başa gelen olayın nedenine vakıf olamama ise tam tersi bir öfke hissine götürebiliyor insanı.

Bu durumun birçok nedeni var. Bunlardan birisi bisikletin ve bisiklet sporunun hala toplumumuzda tam olarak yerine oturmamış, anlaşılamamış olmasıdır. Bisiklet benim çocukluğumda sınıf geçme veyahut sünnet hediyesi olarak alınan ve sadece mahalle civarında zevk için dolaşmaya yarayan bir araçtı. Yani bisiklete binmek büyüklerden ziyade çocuklara yakıştırılan, onlar yaptığı zaman normal karşılanan bir aktivite idi. Bu nedenle annelerimizi veyahut babalarımızı çocukluğumuzda bisiklete binerken hiç göremedik. Tabiî ki o zamanın bisikletleri de şimdiki bisikletler kadar gelişmiş olmadığından çok uzun mesafeler kat etmek de olası değildi. Zaten kendinden cesaret alıp bisikleti ile evlerinden uzaklaşan çocuklar da akşam eve fırça yemek korkusu ile dönerlerdi. İşte toplumumuzun bisiklete olan bakış açısı böyle idi. Günümüzde bu bakış açısı her geçen gün etkisini haliyle yitiriyor. Bisiklet teknolojisindeki gelişmeler bisikletlerin hem süratini hem de dayanıklılığını arttırdığından bugün bisiklet ile uzak mesafelere gidebilmek mümkün hale geldi. Bu da bisikletin bir ulaşım aracı kimliğine erişmesini sağladı. Fakat toplumun belli bir yaşın üstündeki kesimi hala bu kültürün etkisi altından kurtulamadığı için bisikleti çocuklara alınan bir araç gibi görmeye ve bu araca binen büyükleri de yermeye devam ediyor.

Toplumumuzun psikolojik yapısındaki bozukluklar da bu tür yergilerin diğer bir nedeni. Aile kültürümüz nedeni ile birçok çocuk utanca boğulmuş olarak yetiştiriliyor. Sayın Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu utanç ve mahcubiyet arasındaki farkları “İçimizdeki Çocuk” isimli muhteşem eserinde çok güzel bir şekilde önümüze koyuyor. Sayın Cüceloğlu’na göre iki tür utanmadan söz etmek mümkündür; birincisi mahcubiyet adı verilen gücümüzün nelere yetip yetmediğini anlamamıza yardımcı olan sağlıklı utanma duygusudur, ikincisi ise insanı içten içe kemiren yok eden zehirli bir utanma duygusudur. Sayın Cüceloğlu’na göre bu tür utancın kökü çocuğun içinde yetiştiği ailede yatar ve bu zararlı tahrip edici duygu kişiyi yaşamı boyunca mutsuzluğa mahkûm eder. Sayın Cüceloğlu kitabında konu ile ilgili olarak sözlerine şu şekilde devam ediyor;

“Mahcubiyet duygusu alçak gönüllü olmayı, kendi gücümüzün sınırlarını bilmeyi, “ayağımızı yorganımıza göre uzatmayı” öğretir. Bu tür sağlıklı utanma duygusuna sahip olmayan kişi “kendini beğenmiş”, “küçük dağları ben yarattım tip” olur. Sağlıklı utanma sınırlarımızı gösterir, birey olarak zayıf yönlerimiz olduğunu gösterir ve böylece hem kendimize hem de başkalarının hatalarına karşı daha hoşgörülü olmamızı sağlar. Sınırlarımızı bildiğimiz için daha dikkatli olur, zaman ve enerjimizi planlamaya yöneliriz. Mahcubiyet duygusu kişinin gelişim tarihçesi içinde yaşam deneyimleri sonucu kendiliğinden oluşur; ana-baba ya da çevredeki kişilerin yarattığı baskı sonucu değil. Utanç ise çocuğun yetiştiği ortamdaki kişilerin psikolojik anlamda “hastalıklı iç dünya”larının baskısıyla oluşur ve büyük olumsuz etkileri vardır. Mahcubiyet duygusu sınırlarımızı göstererek alçakgönüllü olmayı öğretirken utanç duygusu kendi kendimizden nefret etmeye, kendi öz benliğimizden kaçmaya götürür. Utanç duygusu ile terbiye edilen kimse kendini değersiz bulmayı, insan olarak özünde bir eksiklik olduğunu görmeyi öğrenir.

Bu kadar yıpratıcı olan utancın kaynağı nedir? Utanç duygusu nereden gelir, nasıl gelişir? Üç temel süreç utancın bireyin öz benliği haline gelmesinde iş görür;

1-Model olan kimseler: Çocuğun içinde yetiştiği aile ortamında iç benliği utanç dolu insanlar çocuğa örnek olur ve çocuğun kendileri gibi olmaları için baskı yaparlar.

2-Terk Edilme: Çocuk için çok önemli olan ana ya da baba gibi kimseler, çocuğun kendilerine en gereksinimi olduğu erken yaşlarda çocuğu terk ederler ve onu hayatta yapayalnız ve güvensiz bırakırlar.

3-Belleğe kaydedilen anılar: Çocukla etkileşim halindeyken bilerek ya da bilmeyerek utanç duygusu veren olayların bir araya gelerek bir yapı oluşturması.

Utanç duygusunun gelişmesi yavaş fakat süreklidir. Yukarıdaki üç koşul bir araya geldiği zaman bir kanser gibi kişinin tüm psikolojik yapısını sarar ve öldürücü damgasını vurur.”

Yukarıda anlatıldığı üzere utanca boğulmuş bir kişinin içinden diğer kişiler gibi bisiklete binmek isteği gelse dahi bunu rahatça yapabilmesi mümkün değildir. Çünkü çocukluğunda gerek ailesinde ve gerekse yetişmiş olduğu sosyal çevrede bu konuda ona yeterince örnek olmuş kimseler bulunmamaktadır. Bu kişi sırf bisiklet hususunda değil öz benliğine zarar verecek diğer hususlarda da utanca boğulmuş olduğundan içinden gelse bile bu arzusunu özellikle “elalem ne der” korkusu ile yerine getirememektedir. İşte size başka bir psikolojik, bir yönü ile de sosyolojik neden daha; “Elalem ne der?” korkusu. Peki neden bizde bu korku yaygındır. İnsanın hayatını doyasıya ve özgürce yaşamasını kısıtlayan bu korkunun temel kaynağı nedir? Sayın Cüceloğlu kitaplarında bunun nedenini bizim toplumumuzda ait olma bilincinin birey olma bilincine nazaran daha baskın olmasına bağlıyor. Nedir bu ait olma bilinci denen kavram? 

Ait Olma Bilinci; Bireyin doğuştan getirdiği bir gereksinim. Bu gereksinim bireyin kendisi için önemli gördüğü kişiler tarafından tanınmayı, kabul edilmeyi, sevilmeyi, özlenmeyi, değerli bulunup güvenilmeyi istemesi biçiminde yaşama yansır. Bu gereksinimin simetriği birey olmadır.

Birey Olma Bilinci; Kişinin doğuştan getirdiği bir gereksinim. Bu gereksinim bireyin kendisinin kendi gözünde var olmasını içerir. “Ben varım, ben doğalım, ben sevilmeye layığım, ben değerliyim. Ben güvenilirim” duygusuna ulaşmayı istemesi biçiminde yaşama yansır.

Sayın Cüceloğlu kitaplarında toplumumuzda bu iki bilinç arasında denge olmadığını, oysaki aklı başında bir insanın ve gelişmiş bir toplumun bu dengeyi sağlamış bir insan ve toplum olması gerektiğini dile getirmektedir. O halde geçmişinde utanca boğulmuş bir kimsenin, elalem neder baskısını da geçerek ilerleyen yaşında aklını kullanır bir seviyeye gelip içinden gelen hevesle bisiklet sporuna veyahut içinde bulunduğu kültürün uygun karşılamayacağı başka bir aktiviteye yöneldiğinde yerilmesi kaçınılmazdır. Bundan başka geçmişte aynı standartlarda yetiştirilmiş ve fakat yetişkin bir benliğe ulaşamamış, kendi özbenliğinin yani psikolojik deyimi ile kendi iç çocuğunun yapmasını istediği şeyleri yapma konusunda utanca boğulmuş bir kişi, içinde tamamlanmamış işlerin yükünü barındırmaktadır. Bir başkasının bisiklet sporuna belli bir yaştan sonra elaem neder baskısını aşarak başlaması haliyle içinde tamamlanmamış işlerin yükünü taşıyan kişileri de yapmak istediklerini yapamamaları nedeni ile kızdıracak ve onların yergilerine yol açacaktır. Bu durum da eleştirilerin başka bir kaynağıdır.

Yine erkek egemen toplum yapımız nedeni ile karısına herhangi bir hobi ile uğraşmasını yasaklayan bir erkeğin karısının da, erkeğin gönül verdiği bisiklet sporunu eleştirmesi ve yermesi kaçınılmazdır. Bu şekli ile bu eleştiriyi yapan bayana da hak vermemek elde değildir. Bu tip eleştirilerden kaçınmak isteyen beylere eşlerini de hobileri konusunda serbest bırakmalarını salık veririm. Benzeri durum bisiklet sporu ile ilgilenmek, toplu sürüşler yapmak isteyen kadınlar için de geçerlidir. Erkek egemen toplumun birey bilincine erişmiş, kendi maddi ve manevi bağımsızlığını kazanmış bayanlara ön yargılı davrandığı su götürmez bir gerçektir. Erkek egemen toplum kültüründe yetişmiş bir erkek, din-tarım toplumundan gelen bu kültürün bir uzantısı olarak karısının evinde dizinin dibinde oturmasını, ev işlerini eksiksiz yerine getirmesini ve çocuklara bakmasını arzulamaktadır. Kadın’ın bu görevleri dışında kendine yaratacağı boş zaman içerisinde yapacağı hobileri de yine erkek egemen toplum kültürü tarafından tanımlanmış ve belirlenmiştir; nakış yapmak, örgü örmek, dikiş dikmek, oya işlemek, vb. Görüldüğü üzere kadının bu hobileri genellikle ev içinde yapılabilecek hobilerdir. Günümüzde bazı büyük kentlerde bu kültürün nispeten ev dışında yapılan boyama, resim, biçki nakış kursları gibi etkinlikleri de, kabul edilebilir hobiler arasına soktukları gözlemlenmektedir. Fakat erkek egemen toplum içinde tek başına bir kadının bisiklet sporu yapmaya karar vermesi bu kültürde yetişmiş eşinin haliyle tepkisine yol açmaktadır. Bunun ilk nedeni kadının eşini özellikle grup ile yapılan gezilerde yalnız bırakması ev işlerini ve üzerine düşen sorumlulukları belli bir zaman dilimi içinde dahi olsa yerine getirmemesidir. (Özellikle çocukların bakımının belli bir zaman diliminde de olsa erkek eş tarafından üstlenilmesi erkek egemen toplumda erkek eş bakımından güç kaybı olarak algılanmaktadır.) İkinci büyük etken özellikle grup gezilerinde kadının bisiklet sever diğer erkeklerle bir araya gelmesidir. Kadın erkek ilişkilerini çoğunlukla cinsel anlamda değerlendiren erkek egemen kültür, kadını çocuk benlikte kabul ettiği için kendi başına sağlıklı düşünüp, hareket edebileceğine ihtimal vermemekte, çevreyi de kadına karşı bir tehdit aracı olarak görmektedir. Aslında temel sorun toplumumuzun yukarıda da arz olunduğu gibi henüz birey bilincine ulaşamamış olmasıdır. Bu nedenle belli bir yaştan sonra bisiklete binen kadın da hem erkek egemen toplumun etkisi hem de yukarı da açıklamaya çalıştığım sosyo-psikolojik etkenler nedeni ile bisiklet sporu ile uğraştığı zaman yerilmektedir.

Bu tip durumlara bazen yeni evli çiftler bakımından da rastlanabilmektedir. Evlilik, belli ödünlerin verilmesi ile tamamıyla apayrı bir sosyal çevre ve kültürde yetişen, belli bir akıl çevresindeki uyumu sevgi ile birleştiren bir yaşama biçimidir. Bu nedenle eşlerin birbirlerinden farklı olmaları gayet normaldir. Önemli olan eşlerin bu farklılıkların da farkında olabilmeleri, belli hususlarda ortak hareket ederken farklılıklar konusunda da birbirlerine anlayış gösterebilmeleridir. Hayatın temeli denge olduğuna göre ilişkideki uyum da farklılıkların farkındalığı ile birliktelik arasındaki dengenin kurulması ile çözülecektir. Ne hobileri birlikteliğe yeğ tutmak ne de birliktelik uğruna hobilerden vazgeçmek doğru bir davranıştır. Doğru olan ilişkide bu konuda dengeyi sağlayabilmektir. Bu denge sağlandıktan sonra gerek kadın eş yönünden ve gerekse erkek eş yönünden “Zaten bir Pazarımız var” serzenişlerinde önemli bir azalma olacağı kanaatindeyim. Çünkü sevgi bir anlamıyla olduğu gibi kabul etmek ve izin vermektir.

Hepinize, utanca boğulmadan, yergilere aldırmadan işiniz ve eşiniz ile uyumu da koruyarak gönlünüzden geldiği gibi coşkuyla pedallayacağınız günler diliyorum.

Sevgilerimle
 Hazırlayan: Fatih Güçlü

Cyclingtr
Yazar Hakkında :

Bir Yorum Yazın