Türklerin Ironman Zürih Kuşatması

22/08/2013  //     //  Triatlon Yarışları

 

 

 

Hatırlayacağınız gibi geçtiğimiz günlerde yayımladığımız, “Manş’ ı Fetheden 12 Çılgın Türk” yazımızda Temmuz ayının son günlerinde yurtdışına giden Türk sporcularımızın, iki ayrı ülkedeki spor aktivitelerinde ülkemizi temsil ettiklerini yazmıştık. Kamil Resa Alsaran’ ın liderliğinde İngiltere’ ye giden 12 yüzücüden oluşan 2 ayrı takım 27 Temmuz’ da Manş’ ı geçerken, 28 Temmuz’ da Zürih’ te koşulan Ironman Zürih’ e katılan dokuz Türk sporcumuz da ülkemizi, İsviçrede temsil etti. Sekiz sporcumuz yarışı tamamlarken, Çağlar İbrahim Taş, koşu etabında yarışı terk ettiği için yarışı tamamlayamadı.

 

 

Bu yıl altıncı kez koşulan Ironman Zürih Avrupa kıtasında oldukça rağbet gören yarışlardan birisi. Geçtiğimiz yıllara göre oldukça sıcak havada koşulan yarış, sporcuları oldukça zorladı. Yarıştan bir gün önce yapılan toplantıda yarış gününde hava sıcaklığının oldukça yüksek olacağı uyarısı ile birlikte sporcuların yüzme etabında wetsuit giymesine izin verilmemekle birlikte, bisiklet etabında aerokask kullanılmaması tavsiyesinde bulunulmuş.

 

Bu yıl ki zorlu yarışın şampiyonu İsviçre’ den çıktı. Genel klasman birincisi pro sporcu Ronnie Schildknecht, parkuru 8:33:39’ luk sürede tamamladı. En iyi ikinci zamanı İspanyol sporcu İvan Rana, 8:40:55 ile elde ederken, ardından gelen Alman sporcu Per Bittner, 8:46:23 ile yarışı üçüncü sırada tamamladı.

 

Pro Kadınlar şampiyonu ise Alman Demir Kadın Anja Beranek oldu. Beranek, 9:21:31’ lik zaman ile yarışı birinci tamamladı. İşviçreli sporcu Celin Scharer, 9:28:28’ lik zamanı ile ikinci olurken, tecrübeli Macar sporcu Erika Csomor, 9:33:117’ lik zamanı ile üçüncü olarak yarışı bitirdi.

 

 

Ironman Zürich 2013 ün yarış sonunda ortaya çıkan istatistiki bilgilerine göre Zürih’ de 2493 kişi start almış. Start çizgisine gelip start almayanlar ve bitiremeyen (DNS ve DNF) sporcuların toplam sayısı 324, bisiklet etabında yarışı bırakanların sayısı 84, Koşu etabında bırakanların sayısı ise 146. Sonuç olarak start almayan ve bitiremeyen sporcuların toplamı katılımcı sayısı içindeki oranı % 25 gibi yüksek bir orana ulaşıyor. Kısacası her dört kişiden biri yarışı tamamlayamamış. Geçtiğimiz beş yıl boyunca koşulan Ironman Zurih bitirememe oranı ortalama  %18 iken bu yıl zorlu parkura, sıcak hava şartları da eklenince bu oran, %25’ lere çıkmış. Bisiklet parkurunda iki sert tırmanış barındıran yarışın, koşu etabı da oldukça inişli çıkışlı bir parkura sahip. Koşu etabındaki toplam eğim kazanımı 330m

Bu da bize bu yıl ki Ironman Zürih’ in zorlu bir parkura sahip olmasının yanında sıcak hava yüzünden daha yarışın daha da zorlu bir hale dönüştüğüne olduğuna işaret ediyor.

 

 

Zürih Ironman’ deki Türk Sporcular

 

Bu yıl Zürih’ e giden Türk sporcular arasında Kerim Çakmak ve Mustafa Kumbaracı’ nın Zürih izlenim ve tecrübelerini sizlerle paylaşacağız. Her zaman olduğu gibi her iki sporcunun samimi ve içten anlatımları ilginizi çekerken, satır aralarında kendinizi bulacağınıza eminim ama önce Zürih’ deki sporcularımızın yarışma sonuçları.

 

Çağlar İbrahim Taş

 

Deneyimli Ironman Çağlar İbrahim Taş, geçtiğimiz yıl da katılmış olduğu Ironman Zürih’ te bu yıl koşu etabının 21 inci kilometresinde yaşadığı sağlık sorunu yüzünden yarışı terk etmek zorunda kaldı. Yüzme etabından 1:14:57’ de çıkan Taş, 180km’ lik bisiklet etabını 5:32:09 gibi oldukça iyi bir sürede bitirdikten sonra koşu etabında yaşadığı şansızlık yüzünden ikinci turunda yarışı bıraktı. 36 yaşındaki Taş, 2011 yılında üç yarı mesafe yarışına katıldıktan sonra geçtiğimiz yıl da Ironman Zürih’ de 11:06:38’ lik zaman ile finiş’ e ulaşmıştı.

 

Ironman Zürih 2012 fotoğrafıdır.

 

Selim Çevik

 

2009 yılında bu yana çok sayıda maraton yarışlarına katılan Selim Çevik, 2010’ ve 2011’ de birer kez 2012’ de üç kez olmak üzere toplam beş kez yarı mesafeIM’ ye katılmış olmasının yanında 2011 yılında Challenge Barcelono’ ya katılmış. Aynı yıl Ironman Zürih’in olimpik triatlon yarışında da finiş görmüş. Çevik’ in bu yıl Ironman Zürih’ deki finiş zamanı ise türk sporcular arasındaki en iyi zaman. Çevik, 11:00:07’ ile yarışı bitirdi.

 

 

 

Server Tanfer

 

1990 yılından bu yana çok sayıda maraton yarışına katılan Server Tanfer, ilk yarı mesafe IM yarışına 2008 yılında Antwerp’ de katılmış. 2011 ve 2012 yıllarında iki ayrı yarı mesafe IM’ ye katılan Tanfer, 2011 yılında Ironman Regensburg’ da finiş görmüş bir diğer tecrübeli sporcu. Tanfer, bu yıl katıldığı Zürih Ironman’ i 11:22:52’ lik zaman ile Türk sporcular arasında en iyi ikinci zamana sahip oldu.

 

 

Mustafa Kumbaracı

 

Mustafa Kumbaracı, geçtiğimiz yıl Mayıs ayında yüzmeden triatlona transfer olduktan sonra daha bir yıl bile dolmadan oldukça hızlı bir gelişim kaydeden nadir sporculardan. 2012 Ekim ayında Antalya’ da koşulan Demir Adam yarışına katıldıktan birkaç hafta sonra Kasım ayında Kıbrıs’ ta koşulan Kasım Şakası’ na katılldı. Ardından 2013 Nisan’ ında Abu Dhabi’ de koşulan Abu Dhabi Triatlonu’ na katılan Kumbaracı, triatlon branşından henüz birinci yılı doldururken Ironman Zürih’ e katıldı. Zürih’ te Türk sporcular arasında en iyi üçüncü zamana imza atan Kumbaracı, yarışı 11:38:38’lik zaman ile 12 saatin altında bitirdi. Kumbaracı’ nın Zürih macerasını macerasını aşağıdaki bölümde okuyabilirsiniz.

 

 

 

Özgür Aksaman

 

Geçtiğimiz yıl triatlona başlayan ve hızlı çıkış yapan bir diğer sporcu olan Özgür Aksaman oldu. Aksaman geçtiğimiz yıl Kasım Şakası’ na katıldıktan sonra bu yıl Zürih Ironman’ a katılarak Ironman’ ler kervanına katılmış oldu. Aksaman, Zürih’ de elde ettiği 11:47:57’ lik zaman ile 12 saatin altında yarışı bitiren ve en iyi dördüncü zamanı yapan Türk sporcu oldu.

 

 

 

Kerim Çakmak

 

1990’ lı yılların sonunda triatlon yapan Kerim Çakmak, üniversiteden sonra spora bir süre ara vermiş. Çakmak, 2000’ lerin ortasında maraton koşarak spora dönüş yapmış. 2011 yılında Zürih Ironman’ a katılan Çakmak, 2012 yılında yarış öncesi yaşadığı sakatlık yüzünden yarışamamış. Çakmak, 2013 yılında ise elde ettiği 12.43:42’ lik zaman ile Türk sporcular arasında en iyi beşinci zamanı elde etmiş oldu. Çakmak’ ın Zürih Ironman macerasını aşağıdaki bölümde okuyabilirsiniz.

 

 

 

Aykut Gümüş

 

2012 yılında yarı mesafe IM yarışına katılan Aykut Gümüş, bir yıl içinde hedef büyüten bir başka sporcumuz. Gümüş, bu yıl ilk kez katıldığı Zürih Ironman’ de 13:11:15’ lik zaman ile Türk sporcular arasında altıncı sırada yarışı tamamladı.

 

 

 

Carole Muller

 

90’ lı yıllarda yarı maraton koşmuş olan Carole Muller, 2012 yılında bir, 2013 yılında iki yarı mesafe Im yarışına katılarak bir yılda hızlı gelişim gösteren sporculardan. Bu yıl ilk kez katıldığı tam mesafe yarışı olan Ironman Zürih’ i 13:37:48’ lik zaman ile yarışı tamamladı.

 

 

 

Ferdi Kargılı

 

Daha önce herhangi bir yarı mesafe veya IM yarışına katılmamış olan Ferdi Kargılı, ilk tecrübesini Zürih’ de yaşadı. Kargılı katıldığı ilk yarışı15:15:37’ de bitirerek IM kervanına katılan bir başka Türk sporcu oldu.

 

 

 

 

Kerim Çakmak ve Zürih Ironman

 

Ironman koşma kararını bir anda 2010 yılının yazında aldım. Gerçekten bir anda oldu. Neden olmasın bazlı bir karardı. Aslında daha önceden 3-4 tane maraton koşmuş ve 1996-1999 yılları arasında ODTÜ’de triatlon yapmıştım. Daha önce de, genellikle sporun içinde ve hep bir arayış halindeydim. Bu yüzden de ne yazık ki hiç disiplinli bir sporcu olamadım gençliğimde. 1999’dan sonra sporu tamamen bıraktım. Kilo aldım. Hantallaştım. Hatta bir gün akşam vakti markete giderken biraz koşar halde, önümdeki park yeri zincirini görmemişim. Ayağım takıldı. Yere kapaklandım. Düşerken un çuvalı gibi hissettim kendimi. Bu benim için bir dönüm noktasıydı. 2003 yılında oldu bu olay. Ertesi gün koşmaya başladım. Bu koşular gün geçtikçe uzadı, uzadı, sonra kendimi maraton koşarken buldum. Yerini ultra maraton aldı (hiç yarış koşamadım ama bol bol hazırlandım), ve son olarak da Ironman.

 

Bence bu Ironman denilen olay çok ilginç bir disiplin. Buna yarış demek doğru değil belki. Evet profesyonel sporcular için bu bir yarış olabilir ama benim için anlamı bambaşka. Birşeyin yarış olması için rakiplerin olması lazım. Benim rakibim yok burada. Öyle hissetmiyorum. Benimle birlikte yüzüp bisiklete binen ve koşan bir sürü insan var sadece. Sanki bir muharebede omuz omuza çarpışıyormuş gibi orada ter döken herkesi kendime o kadar yakın hissediyorum. Bu çok ilginç bir duygu. O sebeple de mücadelem hep kimse ile değil ama kendimle oluyor. Şimdi bu enteresan deneyimlerimi biraz paylaşmak istedim burada.

 

En başından başlarsam, okuduğum birkaç makale ve internet güncesinde bu işe başlayacaklar için tavsiyeler:

Önce gerçekten kararlı mısınız bunu anlayın

Eğer kararlıysanız hemen bir yarış bulup kaydolun

Bu işi yapacağınızı cümle aleme duyurun

şeklindeydi. Böylece ilerde pişman olup yolunuzdan dönmek isterseniz dönemeyesiniz, diyorlardı. İlk etapta bu prensipleri uyguladım. Artık ok yaydan çıkmıştı. Karizmayı poker masasına koydum. Masaya koyduğunu geri alamazsın. Ya kazanırsın ya kaybedersin.

 

 

İyi kötü bir program buldum. Bu konuda nedense bazı garip prensiplerim var. Mesela bisiklete, ayakkabıya, şuna buna, gerekli gereksiz aksesuarlara bir sürü  para bayılıyorum ama işin en önemli kısmı olan antrenman programına para vermekten imtina ediyorum. Bedava Ironman programı bulabilmek için çok uğraştım ama neyse buldum bir tane jenerik program.

 

Kasım – Temmuz arası geçen bir hazırlık dönemi sonrasında en son triatlon yarışını 1998 yılında koşan ben,  2011 yılının Temmuz ayında Zürih’de ilk Ironman’imi yaptım. Süre 13 saat. Bitirmek hedefli olduğum için pek memnun ayrıldım. Bir iki ufak aksaklık yaşadım tabi, lastik patlaması falan gibi; ama yarış öncesindeki gece, yarış sırasında zincirimin kopacağından ve yarışı bırakmak zorunda kalacağımdan emindim. Bu olmadığı için lastik patlamasını öpüp başıma koyuyorum. Ne yazık ki, bu yarıştan hiçbir şey hatırlamıyorum neredeyse. Üzerinden uzun zaman geçtiği için değil ama beynim kaydetmemiş işte olanı biteni yarış sırasında.

 

Yarış hazırlığı ve antrenmanları ile ilgili çok şey yazıldı çizildi. Ben biraz 2011’deki bu yarışın sonrasına değinmek istiyorum. Neredeyse 10 aylık yoğun bir hazırlık ve motivasyon bombardımanı sonrasında 10+ saatlik bir yarışta neyiniz var neyiniz yoksa tüketiyorsunuz. Burada fiziksel anlamdaki enerji depoları, kaslar, metabolizmik cart curt ile birlikte spor yapma isteği ve dürtüsü de yok oldup  gidiyor. Öyle bir bıkkınlık ve üşengeçlik hali geliyor ki bunların yerine anlatamam. Temelinde de, aynı sıkıntılı ve yoğun antrenman sürecini yeni bir yıl için en başa sarmak ve sürecin sonunda tekrar yarışıp yarışamayacağımın bile belli olmaması var. İnsan bilemiyor tabii bir sene sonra ne durumda olacağını. Sadece sportif anlamda değil. Ailesel, işsel, parasal her şekilde, insanı bir sene sonraki belli bir tarihte bilmem kaç bin kilometre ötedeki bir yere seyahat etmesinden alıkoyacak bir sürü etmen var. Bu sene bunlar görünmedi ortada ama seneye aynı şekilde şanslı olacak mıyım bakalım? Genelde böyle hastalıklı düşünceler beynimi ziyaret ediyordu o sıralar, özellikle de yapmam gereken antrenmanlara tam başlamadan önceki dakikalarda. Bazen, yüzmek için geldiğim spor salonunun kapısında arabamı park edip 30-40 dakika bu düşüncelerle boğuştuğum oluyordu.  Sonra da arabadan inmeden basıp gidiyordum. Aynı durum koşu veya bisiklet için de geçerliydi. Buna “blues” deniyormuş ve gerçekten bir fenomenmiş. Bugün gittiğim bir filmde, Wolverin hani ölümsüzdür ya. Ama biraz amaçsız kalmış arkadaş o aralar. Eski bir dostu onun bu durumunu “Ronin” yani efendisi olmayan samuray’a benzetmişti. Aynen kendimi öyle görüyordum. Amacım yok. Ne yapacağımı bilemez halde dolaşıyorum başı kesik tavuk gibi.

 

 

İlginç bir durum. Sonra geçiyor ama. 2012 için de öyle oldu. Bu blues dönemi 1.5 ay kadar sürdükten sonra tekrar hazırlıklar başladı. 2012 için bir arkadaşım ile sözleştik. Onun ilk Ironman’i olacak ve Zürih olsun dedi. Düşündüm. Eğer daha iyi bir derece yapmak istiyorsam, daha önce koştuğum yerde koşmam daha avantajlı olur dedim. Böylece 2012 Zürih’e beraber kayıt olduk. Ne yazık ki yarışa 2 hafta kala uzun bisiklet antrenmanını bitirp koşuya geçtikten sonra yorgunluktan ayağım yerde birşeye takıldı ve fena düştüm. Omuzumu incitmişim. Yarış benim için gitmeden iptal oldu. Arkadaşım gitti ve harika bir yarış çıkardı. Kendisi Çağlar İbrahim Taş. Benim aynı zamanda ODTÜ Triatlon takımından da arkadaşım. Buradan tebrik ediyorum kendisini tekrar.

 

Böylece 2012’yi atlamış oldum. Geldik 2013’e. Tarih tekerrür etti. Yine yoğun hazırlık dönemi, antrenmanlar gırla… Ancak yarışa 2 ay kala bu sefer sol dizimde ciddi bir sakatlık baş gösterdi. Koşamıyorum. Aslında çok ilginç, gün içinde, merdiven iniyorum, hızlı yavaş yürüyorum, oturuyorum, kalkıyorum herşey normal. 10 metre koşmaya göreyim, tak bir acı saplanıyor sol dizime. Sonra biraz koşarsam geçiyor ama bazen de geçmiyor. Buna rağmen belli bir temponun üzerine hiç çıkamıyorum. En fazla 5:30 pace ile koşabildim bu sure zarfında antrenmanlarda. Zaten koşu antrenmanlarımın çoğunu da atladım. Koşarken biraz yanlış bassam, bıçak gibi saplanıyor acı. Doktora gittim diz kapağımın arka tarafa sürtündüğünü söyledi. Yarışa gitmesen iyi olur dedi. Ben de bir ara eylül ayındaki İskoçya Ironman yarışına kaydırmayı düşündüm planı, ki iyileşip öyle gideyim. Ama sonra motivasyonumu tekrar toplayamayacağımı düşünüp vaz geçtim. Son karar şu şekildeydi: Zürih’e gideyim, orada yüzme ile başlarım, bisiklette ağrı olursa bırakırım. Bisikleti yaparsam koşuya geçeyim. Koşuda nasıl olsa ağrı olacak ama olduğu yere kadar koşayım sonra bırakırım. Bu kararı almamdaki etkenlerden biri de benzer bir durumun yukarda bahsettiğim gibi 2012’de omuzum için gerçekleşmiş olmasıydı. Kaderin hayatımda bu kadar etkin bir rol oynamasına izin vermek istemedim. Kendi kararlarımla şekillendirmek istedim biraz durumu. Teslim olmak zorunda kalacağım yere kadar direnmek istedim başka bir değişle. O yüzden riske girip sakatlığıma rağmen gittim 2013 Zürih’e.

 

Ve işte buradayım. Yarı belime kadar suyun içinde, Önümde belki 100 kişi ya var va yok arkamda 2500 kişi en az. Start verilmek üzere. Nasıl olduysa en önlerde buldum kendimi. Problem yok. Çok hızlı değilse bile iyi yüzerim. Arkamdakilere engel teşkil etmeyeceğimi biliyorum.  Yeter ki öndekiler hızlı olsunlar.

 

 

Hava kapalı. Hafif yağmur yağıyor. Perşembe’den beri kavruluyoruz Zürih’de. 36-37 derece hava. Su sıcaklığı 25 dereceyi geçmiş durumda. Suyun sıcaklığından dolayı wetsuit yasaklandı. Gayet güzel yahni yapılır yani. Pazar günü için beklenen sıcaklık yine 36 derece civarında. Ama bu hava durumu tahminine rağmen böyle kapalı ve serin hava bulduğumuz için çok şanslıyız diye düşünüyorum. Hatta Cuma günü yarış brifinginde Zürih’deki tarihin en zorlu Ironman yarışı olacak diye ilan edildi bu yarış, sıcak yüzünden. Bütün beklediğiniz dereceleri unutun ve sadece bitirmeye odaklanın diye tavsiye ettiler.

 

Hiç de öyle görünmüyor halbuki. Hava gayet serin… Önümüzde, biraz açıkta duran botlar çekildi ve yarış başladı. Yukarda dediğim gibi, yüzmeye ilk defa  önlerde başladım ve pişman oldum. Önümdekiler yavaş yüzüyor, arkamdakiler hızlı. Arkadan kaç kişi omuzumdan tutup çekti beni geri, sayamadım. Valla tam boğuşma gibi yüzdük kısacası. Neyse uzun tutmuşlar yüzmeyi biraz ne yazık ki, çıkınca baktım saat 1:16 moralim bozuldu. Bayağı hızlı yüzdüğümü sanmıştım halbuki. Değişimden sonra bisikletlerin %80’inin daha park halinde olduğunu görünce “demek ki  wetsuitsiz yüzme herkesi etkilemiş” dedim. İşin aslı yüzme biraz uzunmuş meğer. Hengame dışında çok belirgin bir durum olmadı aslında yüzmede. Veya olduysa da ben görmedim. Bol bol tekme tokat yedim. Hatta bir ara birisi üzerimden geçti yüzerek. Yüzmeden çıktıktan sonra nispeten uzun bir değişim faaliyetinden sonra (tabii yemekler falan kontrol edildi), bisiklet başladı.

 

Perşembe günü Zürih’de yaşayan arkadaşımız Selim, bizi araba ile bisiklet parkurunda dolaştırmıştı. Bunun çok faydası oldu. Bisiklet tekniğim çok iyi değildir. Ama Selim hangi virajı nasıl dönmemiz gerektiğini, nerede hızlanacağımız, hangi yokuşu nasıl çıkacağımız konusunda çok faydalı tiyolar verdi. Bunları elimden geldiğince uyguladım. Bu teknikler, toplam ortalamaya birazcık katkı veriyor ama daha önemlisi enerjisini saklamasına yardımcı oluyor insanın. Çok çok teşekkürler Selim, hem verdiğin tiyolar için hem de süper bir şekilde bizi ağırladığın için. Adam evinde 7-8 tane makarna açına lazanya pişirdi kız arkadaşı Margaret ile. Harikasınız.

 

 

Neyse bisiklet başladı ilk düzlük 30km. kalabalık bir grupla başladık çeviremeye.  Yüzmedeki serin hava gitti, güneş çıktı ve sıcak kendini göstermeye başladı. Ben draft kurallarına riayet etmeye çok özen gösteriyorum ama genel olarak kuralları kimse pek takmıyordu. Bir ara yarışta bu ilk düzlükte pelaton oluştu. Abartmıyorum. İşin ilginç yanı da pelatonun arkasında motorlu hakemin yer almasıydı. Herhalde hangi bir kişiye ceza vermesi gerektiğini kestiremedi. Neyse benim içim rahat kurallara uygun yarıştığım için. Bu düzlüğü yaklaşık olarak 48-50 dakikada alacağımı tahmin ettim.  Buna göre jel ve sıvı tüketimimi önceden hesaplamıştım. Kısaca şöyle açıklayabilirim: Bütün yarış boyunca saatte 500 kalori almaya özen gösterdim. Bu da powerbar jellerinden 4 adet ediyor. Her saati 3+1 jele böldüm. +1 olan jelin yerine genellikle o miktarda enerji sağlayacak katı veya katımsı bir gıda almaya çalıştım. Mesela muz gibi. Maksat çeşit olsun. Neyse ilk 30km’deki düzlükten sonra tırmanış başladı. Başta kısa bir yokuş sonra iniş çıkışlar, en sonda The Beast denilen bir rampa ve hemen onu takip eden daha hafif eğimli ikinci bir rampa ile 60km’ye geldik. Bu sert tırmanışlar sonrasında dik bir iniş var. Yorulan bacakları dinlendirmek ve düşen ortalamayı yükseltmek için ideal! Biraz riske girerek hiç yapmayacağım kadar agresif bir iniş gerçekleştirdim. Ilk yarıştaki düşüncem bitirmek olduğu için 2011’de düşerim müşerim diye son derece temkinli inmiştim burayı. Bu sefer zamanı geliştirme hedefim olduğu için basadildiğim kadar bastım. İnişin en güzel ve kritik yerinde ise lastiğim patladı. Tam düzlüğe çıkmadan önce, hızım en tepe noktadayken durmak zorunda kaldım. 2011’de de daha 15. Km’de 35 km/h ortalama yaparken patlamıştı. Herkesin yanımdan geçip gitmesini seyrede seyrede iki tane lastik değiştirmiştim üst üste. Şimdi aynı şekilde ama neyse ki bir defa değiştirmek yeti. Lakin hala aksilik diz boyu. Önce elimdeki  lanet olası pompa ile yüksek basınç basamadım lastiğe. Hava kaçırıp durdu. Yanımda CO2 tüpleri vardı. Onların bir tanesini üstünü tamamlamak için kullanmaya kalktım. Tüpü adaptöre yerleştirmemle bütün gaz dışarı kaçtı. Daha önce 4-5 defa denemiştim bu yöntemi ilk defa geldi başıma. Neyse ki her zaman yedeğim vardır. İkinci CO2 tüpünü çıkardım.  Adaptöre yerleştirdim. Hava kaçırmadı. Oh dedim. Ama keşke hayat bu kadar kolay olsa. Kötü haber! Meğer tüp boşmuş. Daha yeni expodan almıştım. Boş tüp satmışlar bana. İçimden okkalı bir küfür savururken görevliyi gördüm. Ben “bırakıyorum” demeden o bana “yardım ister misin Bike Doctor çağırayım mı” dedi. Önce davrandı yani. Ben de OK dedim. O telefonda yer tarif ederken (yaklaşık 2 dakika sürdü) kenardan bir adam gelip “dur ben tutayım lastiği, sen bas” dedi. Öyle yaptık ve üzerine binilebilecek kadar hava basmayı başardık birlikte. Hala inik ama idare eder. Görevliye döndüm, yardıma gerek yok dedğm ve tekrar bindim bisiklete, yandaki seyircilerin alkışları arasında yola çıktım. Bundan sonra 1-2 km/hr daha düşük bir ortalama ile aynı turu tekrarladım. Çünkü sıcak dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. Özellikle tırmanışlarda güneş cayır cayır yakıyordu. Hava tahminleri tuttu. En az 36 derece var gölgede.

 

Bisikletin son 20km’sinde dayanılmaz kramplar başladı. Bisiklete çıkarken atladığımı hatırladığım bir ayrıntı tekrar aklıma geldi. İlk başta “neyse birşey olmaz” demiştim. Yanılmışım. Bir gün önceden tuz tabletleri almıştım bir arkadaşımdan aşırı terleme ile kaybedilecek tuza karşı. Sabah yarışa gelirken odadaki masanın üzerinde bir güzel unuttum ben onları. Yolda isotonik içecek falan aldım ama yeterli olmamış demek ki. Bu unutuşun acısı çıkıyordu işte. Hiç affı yok bu işin. Biraz kenara çekip 2 dakika dinlendim. Tekrar çıktım. OK kramp geçmiş. Bu şekilde biraz gittim, 6-7 km sonra öteki bacağımda başladı. Onun için artık durmadım. Zaten biraz ilerde Heartbreak Hill var. 1km’lik sert tırmanış. Oraya kadar gitsem bile orada bu bacaklarla herhalükarda patlayacağım dedim. Kramp acıları içinde yokuş başına kadar gittim. Hearthbreak Hill’in eğimi birazcık kendini gösterdiği anda bacağımın kramp kasılması yüzünden aldığı şekilden resmen korktum. Öyle bir kasıldı ki üzeri patates tarlası gibi oldu. Bu durumda biraz yukarda ne ile karşılaşacağımı bilemediğim  için  devam edersem düşebilirim belki diyerek indim bisikletten ve bütün yokuşu yürüyerek çıktım. İnişte tekrar bindim. Yokuş aşağı saldım kendimi. Çok güzel. Artık koşu için önümde 3-4 km kaldı. Dümdüz yol. Ama bacaklarım dönmeye başlar başlamaz sol bacağımda yine dayanılmaz bir kramp ağrısı başladı. Baktım olacak gibi değil. Orada değişim alanı; elimi uzatsam değeceğim neredeyse ama gidemiyorum. Çıkardım sol ayağımı pedaldan bir tek sağ bacak ile çevire çevire değişim alanına kadar gitmeye çalıştım. Galiba 2km falan sürdü. Sonlarda sağ bacağıma da kramp girince bu sefer solu takıp sağı çıkardım. Böyle çolak bir halde değişim alanına vardım.

 

 

Değişimde krampların geçmesi için masaj yaptım bacaklarıma. Yürüdüm, eğildim, kalktım, yardımı olabileceğini düşündüğüm aklıma gelen ne varsa yaptım ve koşuya başladım. İşte bu noktadan sonrası benim için tamamen karanlık bölgeyi oluşturuyordu. Çünkü diz sakatlığımın ne çıkaracağını bilmiyordum. Bitirip bitiremeyeceğimi bilmediğim gibi bitirirsem, sonrasında dizinim ne halde olacağını da bilmiyordum. Neyse, uzun bir değişim sonrası koşuya başlamak üzereydim artık. İlk 10 metre yine ağrı geldi. Biraz hafif ama var. Dur bakalım dedim kendi kendime. Biraz koşayım bari antrenman olsun. Başladım ama ağrıdan gidemedim. Tamam o zaman bırakayım dedim. Biraz ilerde istasyon var. Hava çok sıcak. Oraya kadar yürüyeyim, biraz meyve yer su içerim ve orada da bırakırım diye karar verdim. Hatta o kadar güzel bir yer ki, 2011’den biliyorum, tam istasyonun olduğu yerde sahil var göl kenarında ve insanlar göle giriyorlar. Bu sıcakta (36-37 derece) maraton koşmak yerine göle girmek o kadar cazip geldi ki kendimi tebrik ettim. Uzun bir yürüyüşten sonra geldim istasyona. Su aldım. İçtim. Biraz meyve yedim, kendime geldim. Belki ağrı geçmiştir diye (yürürken hiç ağrımaz meret) biraz koştum baktım yok hakikaten ağrı. İyi o zaman dedim hadi biraz daha gideyim. Ama içimden başka bir ses de keşke ağrısaydı da bıraksaydım diyor hala. Çünkü gerçekten bayağı yorgun hissediyordum kendimi. Dizimin sakatlığı dolayısı ile atladığım koşu antrenmanlarımın eksikliği kendisini göstermeye başlamıştı.  Bırakmayı o kadar çok istedim ki… Sonra Lance Armstrong’un lafı aklıma geldi. “Pain is temporary, it will last a minute, an hour, a day, but eventually it will subside and something else will take place. If I quit however, it will be forever”. Devam dedim. Biraz ilerde ilk bilekliği taktılar koluma. Bu ilk turu bitirdiğim anlamına geliyor. Dedim ki ikinci bilekliği alınca bırakayım. İkinci bilekliği de aldım ama dizim ağrımıyor bir türlü. Ağrımadığı için de çok istememe rağmen bırakacak bahanem olmadığı için bırakamıyorum. yarışı Koşuyorum hala. 3 tur da bitti. Hala dizde ağrı yok ama benim halim çok fena. Çarpıldım. Koşamayacak durumdayım. Ağrı be lanet olası. 35’de beklenen ağrı geldi sonunda. Ama buraya kadar geldikten sonra da artık bırakılmaz dedim. Kendimi riske atmamak için 35-40 arasını yürüdüm.  40’dan sonra bitişe koşarak girmek için yürü koş yürü koş yaptım biraz. Son 1k’yi ful koştum. Kısacası koca maratonu ne zaman bıraksam diye düşüne düşüne bitirmiş oldum.  12 saat 43 dakika ile beklediğim iyileşmeyi gösteremediğim için halimden memnun olmayarak biramı yudumlamaya başladım. Toplam olarak 20-25 adet jel tüketmişim. 2-3 litre isotonik içecek içmişim ve 4-5 tane portakal yemişim. Ne kadar su içtiğimi hesaplayamadım. Katı birşey yiyemedim ama bu kadar jel yiyebilecek kadar midesiz olduğum için de mutlu oldum.

 

Sonuç olarak enteresan bir hafta sonu oldu. Seneye tabii ki devam…

 

 

Mustafa Kumbaracı ve Ironman Zürih.

 

25 Temmuz Perşembe günü eşim ile birlikte İzmir’den sabah 05:00 uçağı İle İstanbul’a oradan da 8:30 uçağı ile Zurih’e uçtuk. İstanbul Zurih yolculuğunda uçakta Kerim Çakmak ve Çağlar Taş ile birlikteydik. Net 3 saatlik uçuştan Zurih havalimanına indik. Bu arada daha önce kayıt listesinde adını gördüğümüz fakat triatlon yarışlarında hiç karşılaşmadığımız Ferdi Kargılı ve ailesi ile bagajlarımızı beklerken karşılaştık ve tanıştık. Bagajlar ve bisikletlerimize kavuştuktan metro ile otelin yolunu tuttuk. Ben oteli seçerken yarış bölgesine yakın olmasına hassasiyet göstermiştim. Şansıma yarış alanına 1.5km mesafede olmasının yanında otelimiz tren istasyonuna 50m kadar mesafede oluşu hayatı çok kolaylaştırdı.

 

 

Zurih’deki iyilik meleğimiz Selim Çevik ile telefonlaştık. 15 dk’ya kadar otele gelip Yeliz’in bisikletini getireceğini sonra 17:00 gibi bizi otelden alıp bisiklet parkurunu araba ile turlayacağımızı söyledi. Yeliz’in bisikletini teslim alır almaz hemen 60 dakikalık şehri tanıma turu yaptık. Bisikletlerin yollarda yeri belli. Geçiş üstünlüğü önce yayalar sonra bisikletlerde. Elini kaldırman yeterli. Araba yavaşlayıp/durup sana yol veriyor. Hiç alışık olmadığımız bir durum. Şaşkınız. Heartbreak Hill denilen 1.6 km uzunluğunda % 8-10 eğimli bir tırmanış var. Orada yol çok dar. Yeliz yağan yağmurda 8-10 km/h hız ile tırmanırken araba Yeliz’in 3-4 metre arkasında onu takip ediyor. Kornaya basmıyor, selektör yapmıyor, geçmiyor. Sadece bekliyor…

 

Saat 17:00 gibi Selim bizi otelden aldı. Kerim ve Çağlar ile de buluştuk sonra parkur turuna başlıyoruz. Selim Zurih’de yaşadığı için parkuru yemiş içmiş durumda her kilometresinde nereden gitmemiz gerektiğini, frenleme noktalarını, viraja giriş noktalarını, yokuşların özelliklerini bizimle paylaşıyor. Yarışta bu bilgiler çok ama çok işime yaradı. 90 km’ lik tur göz açıp kapama süresinde bitti. Köyler, kasabalar, manzara her şey muhteşemdi.

 

Cuma günü Expo’da Yeliz’in ve benim kayıt işlemlerini hallettik. Saat 16:00 gibi teknik toplantıya katıldık. Teknik toplantıda moralimiz bozuldu. It is gonna be extremly extremly extremly hot during the race on Sunday (yarış günü çok çok çok sıcak olacak) dedi amca. Wetsuit % 99 olmayacak dedi. Ayrıca aero kask kullanmayın. En fazla 4 dk kazanırsınız ama nefes almadığı icin kafaniz o sicakta kavurulacak dedi. Delikli kask ile yarışılmasını tavsiye etti. Buraya gelmeden önce yazdığınız hedef süreleri olan kağıdı buruşturup pencereden dışarı attın. Çünkü planladığınız yarıştan çok farklı bir yarış olacak dedi. Ve aynen dediğim gibi son yılların en zor Ironman yarışı gerçekleşti. Start alan her 4 yarışmacıda sadece 3’ü finiş çizgisini görebildi. Geçen senenin 2 incisi Jan Van Berkel bile koşunun ortasında aşırı sıcaktan dolayı hastaneye kaldırılmak zorunda kaldı.

 

Cuma akşamı Enge Tren İstasyonunda bazı arkadaşları uzun uzun bekledikten sonra Selim arkadaşımızın davetlisi olarak Aykut, Gazi, Özgür, Kerim, Yeliz, Çağlar ile birlikte evine konuk olduk. Alkolsüz bira ve lazanyalar ile karbonhidrat depolarımızı doldurduk. Yeliz’in ertesi günü 5i50 Zurich Triatlonu’ na katılacağı için otele dönüp dinlenmeye çekildik.

 

 

Sabah kahvaltının ardından yarış alanındayız. Yeliz değişim alanında bisikletini teslim ettikten sonra yüzme başlangıç noktasına gidiyoruz. Eşim yaklaşık 3 ay önce Okan hoca ile yüzmeye başladı. 6 aydır yürü-koş şeklinde antrenman yapıyordu. Bisiklet ise 6 ay boyunca dışarıda bindiği 3’ü geçmez. Evde belli bir düzeni olmamak ile birlikte trainer çevirdi. Bu yarışa katılması konusunda kendisine az biraz baskı yaptım. Buraya gelmeden önce İzmir Duatlonu, Yalova Triatlonu, Urla Açık Su Yüzme Şampiyonası ve Çeşme Triatlonuna katılmıştı. Kendisine süreyi, hızı hiç düşünmemesini sadece ve sadece eğlenmeye çalışmasını, içinde bulunduğu anın tadını çıkarmasını her saniyenin yıllar sonra bile hatırlanacağını telkin ettim. İştirak etmenin, bu medeni cesareti gösterip başlangıç noktasında yer almanın en büyük olay olduğunu ve kendisinin bunu yaptığını belirttim. Yüzme öncesi çok stresliydi. O yarışa başlayınca ben yüzme çıkış noktasında yerimi aldım. Yüzmeden çıktığını gördüğüm anda çok mutlu oldum. Bisikleti diğer branşlara nazaran en iyisi. Bisiklet parkuru 40km ve bizim Erdek Triatlonu’ nundaki parkurdan eksiği yok fazlası vardır. Bu arada hava sıcaklığı rekorlara doymuyor. 39 derece dolaylarında. Yarış 11:30’da başladı. Günün en sıcak saatinde bisiklet ve koşu etapları geçiyor. Bisiklette 2 inci turu döndükten sonra gölge bir ağaç altı bulup 30 dakikalık bir uyku yapıyorum. Hava o kadar sıcak ki koşu parkuruna gidip, ayakta duracak bir enerjim yok. Ortalık kavruluyor sıcaktan. Bitiriş noktasında Yeliz’i beklemeye başlıyorum. 3:30 – 4:00 arası bitirmesini bekliyordum. 3:30 oldu yok. 3:40 oldu yok. 3:50 oldu yok. Mustafa neden bu kadar ısrar ettin diye sorguluyorum kendimi. Umarım acı çekmiyordur. Umarım sıcaktan başına bir şey gelmemiştir derken Yeliz ayakları yerden kesilmiş şekilde çığlık çığlığa finişe geliyor. İnanılmaz mutlu. Müthiş keyif aldım diyor tekrar tekrar. Sarılıp alkolsüz bira ve finisher t-shirtine kavuşuyor. Hızlıca otele geri dönüyoruz. Bisikletimi alıp yarınki büyük yarış için bisikletimi teslim edip çip’ ime kavuşuyorum. Hızlıca yenen bir makarnanın ardından doğruca otele gidiyoruz. Yeliz için süper bir gün olmak ile birlikte benim için doğru düzgün dinlenememenin vermiş olduğu bir huzursuzluk hakim. Boynumun solu hafif tutuk şekilde. Canım çok sıkkın. Kendimi berbat hissediyorum. Boynumdaki ağrı uyutmuyor. Çantanın içinden çıkan ağrı giderici kremi sürüyorum. Bengay tarzı bir şey. Feci yakıyor. Saat 20:30 olmuş. Uyu Mustafa geçecek diyorum. Saati 04:15’e kurup gözlerimi kapatıyorum. Hemen uyumuşum.

 

04:15’de alarm çalıyor. Gözlerimi açıyorum. Sezon boyunca uzun bisiklet ve koşular için genelde kalkış saatim 4:30 gibiydi. Uyanıp, kalkmayı çok yadırgamıyorum. Dinlenmişim. Soldaki ağrı % 70 geçmiş. Kısa bir duşun ardından Yeliz’le kahvaltıya iniyoruz. Kahvaltı salonu dolu. Önce bir meyve tabağı yapıyorum kendime. Sonra krem peynir ve esmer ekmek. Gün içinde jel kürü yapacağım için bal ve reçellere bulaşmıyorum. Bol bol çay içiyorum. Krem peynirli 2 tane de küçük tost yaptım. Bunların birini bisiklette diğerini koşuda yemeyi düşünüyorum.

 

Kahvaltının ardından 5:30’da otelden çıkıyoruz. Sakin sakin yarış alanına gidiyoruz. Bisiklet ve koşu torbalarına malzemeleri, içeceklerimi bırakıyorum. Oradan da yüzme başlangıç noktasına yürümeye geçiyoruz. Yarışı bir bütün olmaktan çok her etabı kendi içinde bir mücadele olarak düşünmeye çalışıyorum. Daha sonra etapları kendi içinde bölüyorum. Yüzmede 3 duba sonra karaya çıkılacak daha sonra 3 duba ve finiş şeklinde. 2400’den fazla kişi 100m genişliğindeki sahilde start’ ın verileceği anı bekliyoruz. Tam o anda gözlerimden yaşlar boşalıyor. Gözlüğümü takmışım, her şeyi ayarlamışım. Nereden çıktı şimdi bu? Gözlüğün için yaşlar ile doluyor. Elimi yüzümü hemen temizledikten sonra gözlüğümü tekrar takıyorum.

 

 

Yüzme: Korna uzunca çaldı ve yarış başladı. 5-10m yürü-koştan sonra yüzmeye başlamaya çalışıyorum ama pek mümkün değil. Çok büyük bir kaosun içindeyim. Her noktadan birileri çarpıyor. 3-5 dk sonra yüzmeye başlayabildik. En uzakta sağa döneceğimiz dubayı arada kontrol ediyorum fakat binlerce kişi beraber yüzdüğümüz için rota sorunu pek yaşanmıyor. Sağa dönüyoruz. Duba dönüşleri tam bir kabus. Vücudumun her noktasına ufak ufak darbeler geliyor. Genelde catch-up tarzı yüzüp bir elimi hep ilerde başımı koruyarak yüzmeye çalışıyorum. Yüzmede arada boşluk bulduğumda benden hızlı yüzenlerin peşine takılarak yüksek tempoda yüzdüğüm anlar oldu. Yüzerken hem aklımda dereceden çok sağ salim yüzme etabını bitirmek vardı. Bitince saatime baktım. 1:14. İyi değil. Kötü de değil. Hiç yüzmemiş gibiyim. Enerjim yerinde.

 

Bisiklet: Bisiklet torbamı alır almaz bisiklet çantasından 500 kcal’lik 330cc lik suyu içiyorum. 1 adet muzu hızlı şekilde ağzımın içine sokuşturduktan sonra bisikletimi alıp değişim alanından çıkıyorum. Bu yediklerim sayesinde 1 saat bir şey yemeyeceğim. Süper. İlk 15km ortalamam 37.5 kmh ort nabız 144. 2nci 15 km 35.7 kmh nabız 143. Daha önce bu kadar hızlı başlamayı düşünmüyordum. Nabızda 140’ın üzerine çıkmayarak sakin bir sürüş planlıyordum ama gücünün yerinde olduğunu hissetmek ve 38-40 km hız ile seyretmek de çok keyifli. Yokuşlarda nabzı düşüreceğime söz vererek devam ediyorum. 28 nci km’de yokuşların başlamasıyla nabzımı düşürüp sakinliyorum. Düzde epey bir insan geçmiştim. Benim nabzı düşürmem ile yanımdan durmadan birileri geçiyor. Sakin Mustafa diyorum. Hedefim 6 saat. .Önemli değil. 5:40 bisiklete binip acılı bir maraton koşmak istemiyorum. Pedal çeviriyorum ama aklımda hep koşu var. Derken nabız verisi kayboluyor  40 ıncı km’de. Canım sıkılıyor. Bütün bir yıl HR takmadan tuvalete çıkmadım şimdi yarışın en kritik yerinde nabız verisi alamıyorum. 85-90 kadans arasında kalmayı tercih ediyorum. 90 ıncı km’ de saatim 2:54 bisiklet zamanı gösteriyor. 2nci tur daha yavaş bile olsam bu etabı 6 saat altında bitiririm diyerek çığlık atıyorum. Daha önce geçilen yerlerden geçmek çok çekici bir şey değil. Devam ediyorum. Bu arada saat 11:30 oldu. Sıcaklık kendini hissettirmeye başladı. Uzun düzlüklerde yer yer küçük gruplar var. Hakemler ortalıkta yok. Bazen beni geçerlerken içlerinde kalıyorum. Grup içinde 2-3 dakika kaldığım oldu. Ceza almaktan korktum ama insanlar çok rahat. Deli gibi grup yapanlar var. Daha fazla onlara takılmıyorum. Ceza alan bekleyen de çok gördüm penalty box’ larda. Bisiklet etabında draft cezası almak esasında tam bir piyango. Eleman senin önüne geçiyor. Çok da hızlı değil. O an hakem gelse kart görme olasılığın çok yüksek. Noyan Kıran’ın başına gelen saçma olaydan dolayı yanımdan geçen hakemlerin gözünün içine varsa bir durum, yapalım açık oturum der gibi bakıyorum. Yokuşların birinde zincirim atıyor. Sakince durup, çok hızlı bir şekilde düzeltiyorum. Bu arada nabız çalışmaya başladı. Moralim yerine geliyor.

 

 

Yorulmaya başladım. 140’ ıncı km’de 4km’lik bir tırmanış var. Bitiriyorum. Hayat güzel inişler derken ben artık düze ineceğimi düşünürken The Beast aklımdan tamamen çıkmış. 146 ıncı km’de 6 km aralıksız tırmanış. Saat 13:00 güneş en tepede. Ağır ağır çıkıyoruz Avusturyalı bir kadın sporcu ile. Uzun uzun sohbet ediyoruz. 1:30 yüzmüş. Simsiyah Mavic jantlı sapsarı bir Pinarello TT’ye biniyor. Ufak tefek bir şey ama fena gidiyor. Sub 11 hedefi varmış fakat wetsuit olmadığı için artık imkansız diyor. Yokuşta beni geçiyor. Sonra inişte ve düzde arkamda kalıyor. 171 km geride kaldı. Şimdi sırada 1.6 km’lik Heartbreak Hill çıkışı var. Burayı da tamamlayarak değişim alanın yolunu tutuyorum. Tarifsiz duygular içindeyim. Bisiklet etabı çok tehlikeli. Her türlü teknik aksaklık olabilir, kaza olabilir, lastik patlayabilir. Bunların hiçbirinin olmamasına çok seviniyorum. Hedef 6:00 idi. Gerçekleşen 5:59.

 

 

Koşu: Değişim alanından çıkarken inanılmaz mutluydum. Bu yarış bitti dedim. Vücudumda acımayan, ağrımayan noktalar sınırlı. Böbreklerim acıyor, kasıklarımda anlamsız ağrılar var. Hedef ilk 30-35k’da 140 nabzın üstüne çıkmamaktı. İlk 5k kendimi çok iyi hissettim. Böyle hissedeceğimi de daha önce yarış koşan arkadaşlarımdan ve okuduğum yarış raporlarından biliyordum bu yüzden gaza basıp gitmedim. Nabız 145’in üstüne çıktığı anda ayağımı gazdan çekerek nabzı 135’lere çektim. Bu şekilde 135-140 bandında koşmaya devam ettim. Yardım istasyonları tam bir kaos. İlk önce sünger alma telaşı daha sonra su ve isotonic tekrar sünger. Bu koşuşturmada yardım istasyonundan çıkarken bir bakıyorum nabız almış başını gitmiş. Daha sonra bu istasyonlardan yürüyerek geçtim. T2’den çıkarken 500 kcal’lik içeceğimi içmiş ve yarım muz yemiştim. Koşuda 1.5 saat geride kalmıştı ve bir şey yememiştim. Canım da hiçbir şey yemek istemiyordu ama kesinlikle yemem gerektiğini biliyordum. Cebimde Jelibon jellerden vardı yarım paketi bin bir zorlukla yedim. 30 dk sonra bir diğer yarısını. Yavaş yavaş acıkmaya başladım. İstasyonlardan jel alıp hemen arkasından su içemediğim içim jelleri cebime atıyor istasyona 50m kala jeli yiyordum. İstasyonda su ve isotonik almak çok daha iyi olmuştu. Arada istasyonlardan muz aldım. Çerez, çorba, portakal, elma, armut bir sürü şey var istasyonlarda. Bol bol kayısı ve portakal yedim. Hafif ekşi ve şekerliydi. Müthiş gitti. Neticede koşarken de çok iyi beslendim. Koşunun 35nci km’sinde çok sıkıldım. Artık bitsin istiyordum. 4 üncü halkanın kolumda oluşu moral vermekle birlikte artık yorulmuştum. Bitiriş için daha yol vardı. Maraton boyunca 3-4 kere tuvalet için durmak zorunda kaldım. Yardım istasyonlarının yoğunluğu yüzünden su ve iso alırken yürüdüm. Bunun dışında koşunun hiçbir noktasında yürümedim. Seyirciler ve güçlü bir şekilde koşuyor olmanın ve yarışın bitiyor olmasının verdiği güç ile km’ ler bitti. 11:38’de bitireceğimi görünce çok memnun oldum. Ve hafif sulu gözler ile bitirdim.

 

 

 

Bu haberin yazılmasında katkı veren Mustafa Kumbaracı’ ya teşekkür ederiz.

 

Hazırlayan: Alpay AKHUN

 

 

 

Cyclingtr
Yazar Hakkında :

Bir Yorum Yazın