Yeniden Selam Sana Can Dostum

03/02/2013  //     //  Genel Duyuru ve Haberler ( Bisiklet, Triatlon, Atletizm, Yüzme ), Turlar ve Organizasyonlar

 

Sevgili dostlar, uzunca bir aradan sonra Cyclingtr.com için yeniden yazmaya başlıyorum…

 

Yeniden selam sana, selam sana odamın baş köşesindeki yerini alan can dostum. Bak sırtına yüklenmeye hazırlanıyorum, özledin değil mi sen de ben gibi? Sitemkârsın ve haklısın da, ihmal ettim seni, unuttun sandın, ben de unuttuğumu sandım, sanmışım, unutmamışım. Bak yanımdasın aklım yollarda, gözüm rotalarda. Birini belirledim bile, haritada belirledim, kalımca çizgim yolumuzu, çıktısını da aldım ve buzdolabına yapıştırdım. O A4 sayfası değil sadece, beni senin için motive eden bir fısıltı, bir şiir, bir şarkı, heykel, o benim seninle birlikte umudum. Dolapların, kilerin en derin köşelerinde kalmış dostlarımızı da buldum bak, umutlarımızı yüklenecek heybelerimiz, sıcak dokunuşlarıyla midemizde bayram estirecek ocağımız, geceleyin bizi koynunda ağırlayacak çadırımız, uyku tulumumuz. Sen ben ve dostlarımız. Evet, yalnız koyulacağız bu defa yola, özlem gidereceğiz baharla birlikte, sen ben ve dostlarımız. Özellikle yalnızlığın hâkim olacağı yolları seçtim, evet yine zor, beni bilirsin, rüzgâra karşı gitmektense, dik yokuşlarda ter damlacıklarımı seninle paylaşmayı yeğlerim.  Üzerine alıp az kahrını çekmediğin ben, evet ben konuşan. Görüyorum ki; suskunsun, haklısın da, unutulmuşluğun verdiği o kırgınlığında da haklısın. Ama bak yeniden birlikteyiz, soğuk bir sabah, hazırız değil mi? Yoksa değil misin? Ama uzatma artık, tamam dedim.

 

 

Öylesine zor kalktım ki sabahleyin. Sözüm ona çok daha erken koyulacaktık yola. Ama çalan telefonun alarmını kapattıktan sonra, sıcacık yün yorganın o çekici sıcaklığına kapılmamak için dirensem de, olmadı. Yine vaz mı geçecektim yoksa? Hayır olmaz, bu defa kısa da olsa koyulacağım yola. Kararlaştırdığımız gibi, Ağla’ya yolculuk.

Köyceğiz’e her adım attığımda, Toparlardan sınırlarına süzüldüğümde beni içine alan portakal kokuları, mandalina esintileri, deli ormanlarının günlük dokunuşları, yaşama sevincime ışık katar. İnsanlardan uzak kalma isteğini salar içime, gönlüme. Kasabayı bir sevgili gibi kucaklayan Sandras zirveleri, koynundaki şehre gösterdiği şefkatle seslenir bana, gel, gel, gel… O sese ne kadar da az kulak verdiğimi düşünüp her defasında kendime kızarım.  Bu sabah öyle yapmayacağım, yamaçlarında süzüleceğim Sandrasın, bağrına kıvrılan dar yoldan yukarıya, Ağla köyüne değin sürecek yolum. Zor olacak, dik olacak, soğuk ve acı verici olacak, ama olsun,  soluyacağım çamların o naif kokusunu, ormanın içerisinde dalacağım düşlerime, sincap olacağım, kır gülü, deli çilek, çıntar mantarı olacağım, uyanmalıyım, miskinlik yapmak yok, hadi be adam kalk. 

 

Sıçak yün yorganın içinden sıyrılmak kolay değil, soğuk laminant zemine dokuna çıplak ayaklarımdan sızan soğuk acı, ilk adım, sırtıma geçirdiğim eski yün hırkam, çorap da giymeliyim, terliklerim nerede, yok. Yoktu ki zaten, ayakkabılarım yetişse imdada, soğuk laminanttın acısından kaçmak için, yetişti de.  Çatı katının yatak odasında, yataktan sabah mahmurluğuyla uyanıp kalkarken alışkanlık haline gelen hatam yineleniyor, başım tavanla hafifçe de olsa temas ediyor. O temas biraz daha kendime gelmemi sağladı sanırım. Hele o bu gibi suyu açıp, ellerimin ilk dokunuşuna tanık olmak ve ardından bolca suyu avuçlayıp yüzüme boca etmek, sabaha selam etmiş olmak da oldu. Artık yatağın sıcak özleminden, Ağla’dan kayıp gelen, çeşmemde şenlenen soğuk suyun sayesinde sıyrıldım.  Artık tamamen uyanmış sayılırım, tek eksik bir fincan kahve…

 

 

Çok nadiren kullandığım evin salonuna vardığımda, kocaman pencereden içeri henüz sızmaya başlayan güneşin aydınlattığı manzaranın keyfiyle birleşen avucumdaki buharı tüten fincanın tatlı sıcaklığı. O kahvenin kokuyla tüten dumanları, derin bir soluk, bir nefes ve ardından bir yudum tadı.  Henüz uyanmamış masallardan çıkma kasabanın görüntüsü. Günlük ormanları, narenciye bahçeleri, küçük benzer tip evleri, gölün yeşile çalan görüntüsü.

 

Gölün yeşile çalan görüntüsü; dağların üzerine yürüyen ama muktedir olamayıp, geldiği Akdeniz’in fısıltılarını fısıldar misali gölün üzerinde kalmış bulutlar, sabahın ilk ışıkları, havanın en temiz haliyle sarmalamıştır gölün yeşile çalan mavi halini. İşte bu görüntüyü çocukluğumdan anımsar gibi olurum böylesine sabahlarda pencerenin önünde elimde bir fincan sıcak kahvenin arsızlığında. Kırağının sabaha değin yıkadığı tertemiz havadan bir yudum almak için sürgülü penceremi sonuna değin açtığımda ise ışıkların ülkesinin aydınlık havası buz gibi bir dokunuşla kucaklayıverdi beni. Evin soğuk olduğunu düşüncesini aklımdan geçirmemin hemen sonrası olunca bu kucaklaşma anı, eve soğuk ithamında bulunmuş olan az önceki bana sitem edemeden de edemedim. Buz gibi bir dokunuş, kar soğuğu dedikleri türden bir dokunuş, dokunuştan bir adım ötede demek, hafif tokat misali bir anlatı sanırım daha doğru olacaktır. Planladığım güzergâhı düşünüp arkaya yöneldim,  eskiden balkon olan, şimdilerde çalımla odam olsun umuduyla oda halini almış bölüme, amacım manzaramı gölden dağa, istikametime yöneltmek. Sadece oniki adım, hepsi o kadar, beklediğim manzara beyazla kucaklaşmış Ağla olsa da, karşılaştığım yeşile dalmış Ağla oldu. Işıkların ülkesinin kapısı tam da adına yakışır gibi, aydınlık, umut dolu sarılmış doğasına, hayvanına insanına.  Çığlık atar gibi çağırıyor beni gönlünün derinliklerine. Hareket zamanını sesleniyor sanki hadi uyuşuk adam, kımılda artık bak gün başladı en güzel anlarını kaçırma düş yollarıma der gibi…

 

Uzun zamandır bisikletimin koynunda zor bir tırmanış yapmamış bedenim tereddüt ediyor olsa da, ruhumun derinliklerinden çıkıp benliğime dokunan arzuya daha fazla engel olabilmem mümkün değil. Hızla az önce uyandığım sıcacık yorganın artık soğumuş olduğu yatak odama gider bu akıl. Çantayı açar, bisiklet kıyafetlerini çıkartır, havanın durumuna göre seçimini yapar, giyinir ve yola koyulur. Seçimde özellikle inişi düşünmeli, çıkarken sarf edilecek yoğun enerjinin yaratacağı ısının sağladığı sıcaklık inişte olmayacaktır, üstelikte fazlasıyla terlemiş bir vücut geri dönecek olan. Özellikle iniş için ayrı bir eldiven şart, aklım nedense böyle fısıldıyor bana. Giyindikten sonra, gidon çantama rüzgar tutucu niteliği olan mont ve eldiven koyduktan sonra, çantayı gidona bedenimi de seleye monte etmek üzere dış kapıdan süzülüyor bedenim. Tam ilk merdivenden ilk adımı atacakken aklıma gelen minik bir ayrıntı; akşam düşen kırağı selemi ıslatmıştır, silmek için bir şeyler olmalı. Aynı kapıdan tekrar içeri, bakınıyorum ya tek bulabildiğim tuvalet kâğıdı, olsun iş görür, bir tutam tekerlek rulodan hızla koparan sıcak parmaklarım tekrar kapının koluna dokunuyor açılan kapıdan bedenim süzülüyor merdiven boşluğuna, sol elimde gidon çantam, sağ elimde bir parça tuvalet kâğıdı, basamaklardan aşağıya ilerleyen ayaklarımda bisiklet ayakkabılarım, garip bir heyecanla sürükleniyorum dostuma doğru. Öylece bekliyor, tahmin ettiğim gibi, selesini kurulamak için sağ elimdeki tuvalet kâğıdını kullanmadan önce sol elimdeki çantayı gidondaki aparatına yerleştirip tık sesini duyarak yerine oturduğundan emin oluyorum, seledeki ıslaklığı da sağ elimdeki tuvalet kâğıdına emanet ettikten sonra lastikleri kontrol ediyorum.  Ve hazırım…

 

                Bir büyüdür Likya. Dağları, sulak vadileri ile, ve Likyalılar’ı deniz halkı yapan Akdeniz’le bir benzersiz rüyadır.

                Akan ve akmayan sular dağ eteklerinde coşar. İnanılmaz bir buluşmadır yaşanan.

                En çılgın bulutlar sarar dorukları, birer gelin gibi salınır sedirler yükseklerinde, ve her güneyde göze gelir uçsuz bucaksız maviler.

                Bir ışıktır Likya; bir zenginliktir bitkiden, hayvandan ve de insandan yana.

                An olur, bir Kuzey Afrika hurması sürgün verir Patara’da, an gelir, nesli tükenmekte olan bie Caretta baş çıkarır Akdeniz’in mavisinden.

                Bir kardelen uzatır kırılgan yapraklarını Erentepe’de. Başınızı çevirirsiniz, bir Elmalı sediri dimdik tanrıya uzanmaktadır çamlara inat.

                Yaprak hışırtılarına çoban sipsileri eşlik eder. Ne tür bir müziktir çalan bilemezsiniz: Keçi çanları, koyun melemeleri çok eski bir türkü olur yamaçlarda; her defasında ilk kez siz dinlersiniz.

                Her bir köşesinde farklı insan kümeleri yüz gösterir, Kelebek kanatlarıyla yarışır renklilik. Kimi Rodos’tan, Kıbrıs’tan, kimi Pisiya’dan, Milyas’tan gelmiştir. Ve, kimileri de yer var olalı beri oradadır.


Er ya da dişi ayırmaksızın yüreklerde oturan sevgi ve nefret griyle yarışır. İnsan elinden çıkmış binlerce nesne, Likya’nın tüm sırlarını açar dosta düşmana. Yaşanmış her şeyin taştan, çamurdan ya da metalden tanıkları, tarihin o noktası ve coğrafyanın burasında neler yaşanmışsa anlatır gören gözlere. Kimi zaman, küçük bir keramik parçasıyla Neolitik’e, kimi zaman bir tapınaktan arta kalmış tanrı heykeliyle Hellenistik’e götürür. Perikle’nin gücünde destan çağı Likyası’na, St.Nikolas’ın ayak izlerinde Hristiyan yarımadayı izletir. Abdal Musalar’la İslam’ın resmi çizilir Teke’de. Bazen bir deponun alnacındaki Hadrianus yazıtıyla Roma’dır tarih. Bazen Finike denizinde Bizans’ı yenen Abu-l Avar, bazen de Şahkulu’nun baş kaldırdığı Osmanlı’dır.


Ve artık, tarihin adı, ayyıldıza sinmiş özgürlüktür.



Diyerek başlar Taşların İzinde Likya’yı anlatmaya Nevzat Çelik…

 

Ayyıldıza sinmiş özgürlük; nasıl da insanın içini okşayan bir sözcük. Bisikletimin üzerindeki ilk pedalın ardından ışıkların ülkesinin izine de girmiş oldum. Henüz, ilk metrelerde, narenciye bahçelerinin içerisine gizlenmiş evlerin arasında süzülen dar yolda, medeniyetteyim, ayyıldıza sinmiş özgürlüğün nefesinde.  O evlerin ki umut ışığı bahçeler, sarı sarı dalları çökecek toprağa doğru,  umutları altın renginde dalarlın arasında belirirken, şefkatle okşayacaklar umutları olan ağaçların dalarlını, yapraklarını ışıkların ülkesinin günümüz insanları. Böyle düşünüyorum ya, biliyorum ki durum hiç de öyle değil, umudun ülkesine de umutsuzluk sızmış, özgürlükler ülkesinde, özgürlük adına nice canlar feda etmiş insanların torunlarında belirgin bir umutsuzluk var, dalarlında altın rengi beliren ağaçlarla dolu bahçelerine rağmen.  Gariplikler zamanında olduklarını düşündüklerini biliyorum, ben de aynı fikirdeyim. İçimden bu topraklardan kimler gelmiş kimler geçmiş demek geldi hani, derin bir nefesle salıverdim tümceyi ciğerlerimden.  Nihayet duble yola vardım, aklımı olanlara güne değil umuda rüyaya kaydırmalıyım.  Ama olmuyor, dayanamıyor beyin düşünemeden. Hitler misali deyiveriyor bir ses duble yoldan sızmış gibi. O da benzerlerini yapmamışıydı, yıkık ekonomiyi yalan, göstermelik yöntemlerle ayaklandırmamışımıydı, başkasının parasıyla, ucuz emekle, yalanla dolanla. Önce otoyollar, sonra koca koca gettolar, ardından silahlar ve son olarak da asla unutulmayacak ve koca bir ulusu katilmiş gibi yaftalayacak sonuç . İçime dolan umutsuzluk nefesini atmak için alabildiğimce derin bir nefesin ardından ayrılınca duble yoldan, yoluma koyulmuşta oldum. Manzaraya ilave olan zeytin ağaçlarının sessiz tanıklığındayım şimdi.

 

Bu coğrafyanın petrolüydü zeytin ve üzüm. Şarabın ve yaşamın sihirli formülü, nasıl günümüzde petrol uğruna olduğunu herkesin bildiği, yalanlara dolanmış onlarca savaşa rağmen, kimsenin kral çıplak diyemediği gibi, o zamanlarda farklı değilmiş. Özgürlük getireceğiz yalanı, şimdilerde demokrasi telalığı halini aldı. Yıllar, yüzyıllar ve hatta üç bin yıl öncesinde aklım. Işığın ülkesinin derinliklerine süzülüyorum yoldaşımla. Hafif hafif yolum dikleşiyor ya henüz tatlı bir çıkışa vurdum kendimi, hala bahçelerin arasındayım, daha çok zeytin yapraklarında süzülen soğuk dokunuşunu hissediyorum esen yelin. Uzun yolun sonunu görebiliyorum, sola doğru ormanın gönlüne dönüyor ve medeniyeti sadece üzerinde ilerlediğim asfaltta bırakacağım. Aklım üç bin yıl öncesi yiğitlerde. Dönüşümün başladığı o muhteşem savaşın zamanı. Bu diyarların yiğitlerinin kanlarını akıttığı, uzaklardaki şehrin surları önünde yıkılmış bir yiğidi düşünüyorum, Sarpedon’u. Akhaların yayılmacı arzularıyla gözlerini diktikleri Anadolu toprağına adımlarını atalı çok olmuş, zenginliklerine hayranlıkla bakarlarken talan duygularını anca gemleyebilmişler. Ta ki Paris’e aşık olan güzeller güzeli Helen’in Manelous’u terk edip kaçmasına değin. Agamemnon’un arayıp da bulamadığı yalan avuçlarına altın tepside sürülmüş, kaçırır mı, kaçırmaz, kaçırmamış da. Onlarca, yüzlerce gemiyle yola koyulup dikildi Truva surlarının önüne. Anadolu insanları da Truva’da.

 

Sola kıvrılmadan önce ormanın içinden gelen suyun gemlendiği çeşmede soluklanmak için durdum. Her yanımda kuş cıvıltıları, çam kokusu ve ışığın ülkesinin simgesi sedir ağaçları ki o sedir ağaçları geçmişin dünyasında kıymetli mi kıymetli, petrole denk değerde bugünle kıyaslandığında, tıpkı zeytin ağaçları ve üzüm bağları gibi.  Sarpedon’un geçtiği dağ yolları, şu yukarıdaki zirvelerin arasında gizli. Işığın çocuklarıyla kurulu ordusu, dar patikalardan yol almak zorunda kalmış olmalı, kıyı boyunca gezinen Agamemnon askerleri ve casuslarına gözükmeden Truva’ya varmak için.

 

 

Mataram yok, gerek de yok, adım başı çeşme, kaldı ki; çeşmeye de gerek yok, yol boyunca, yolu takip eden minicik dereler var, dağlardan süzülüp gelen buz gibi ter temiz sularıyla eşlik ediyorlar yola ve bana. Artık hafif rampa değil karşımdaki yol, duvar misali dikildi karşıma, rüzgâr tutucu ceketimi gidon çantama koymanın zamanı, duruyorum. Karşımda muhteşem bir manzara. Narenciye bahçelerinin kucağında Köyceğiz, gölü sarmalamış kasaba, masal diyarı gibi, masal kitaplarındaki bir resme bakar gibiyim, pembeye çalan bir sabah bulutu yayılmış gölün üzerine, sis diyeceğim ama öyle akla geldiği gibi bir kasvet oluşturmamış, kucaklamış sanki şefkatle gölü ve yamacındaki kasabanın evlerini, yaşamını umutlarını…

 

Sarpedon’da yiğitleriyle tıpkı ben gibi hâkim bir tepeden gözlemiş midir gölü ve ardındaki şehrin akıbetini. Ne de olsa Kaunos sınır şehri ışıkların ülkesinin, kuzeyden, egeden yol alanların ilk uğradığı liman, Lukka’ca konuşan Anadolu insanlarının şehri. Belki de benim bulunduğum yerlerde haberciler beklemiştir şehirden, dörtnala gelen atlı ulaştırmıştır bilgileri Sarpedon’a ve belki de Sarpedon bu tepede kararlar vermiş, tanrılarına dualar etmiş, sunaklar sunmuştur. Kim bilir, hayal işte. Özgür insanların özgür kalabilmek için ölüme gittikleri o yolculuğa eşlik etme arzusu.

 

Enfes manzaranın tadına doyum olmaz ama hava soğuk ve içime işlemeye başladı, yola koyulmalı, tırmandıkça daha da yüksekten keyfini sürebileceğim manzaranın, daha yolun başındayım, önümde uzun, dik ve zor, zor olduğunca da keyifli on kilometrem daha var Yaylaköy’e değin. Öyle de oluyor, tıpkı beklediğim gibi, her anımdan fışkıran minik dereciklerin birleşme noktaları, yenileri, yoldan süzülüp ormana dalmaları ve sevdalarına koşuşturur halleri. Sevdaları kuşkusuz ki yeşile çalan mavisiyle göl. Bir köşeyi dönünce karşıma, başında bayrak dikili bir çeşme beliriyor. Nedense aklıma İlyada’dan bir bölüm geliyor:

 

O zaman bulutları devrişen Zeus, Apollan’a dedi ki;

Sevgili Phoibos, hadi git şimdi, al götür Sarpedon’u kargı yağmurunun altından, sil gövdesindeki kara kanı, götür uzaklara, ırmağın sularında onu yıka. Tanrı merhemi sür gövdesine, tanrısal rubalar giydir. Hızlı kılavuzlara ver, götürsünler Sarpedon’u, ver ikiz tanrılara, Uyku ile Ölüm’ün eline, çabık götürüp bıraksınlar semiz Likya toprağına, kardeşleri, akrabaları onu orada gömer bir mezara, yazılı taşın altına. Ölümlülülere gösterilecek saygı işte bu.


Apollon’da babasını dinlememezlik etmedi. İndi İda dağından zorlu kargaşalığın içine, kaçırdı tanrısal Sarpedon’u kargı yağmurunun altından. Uzaklara götürüp yıkadı ırmağın akar sularıyla, tanrı merhemi sürdü gövdesine, tanrısal rubalar giydirdi, sonra hızlı kılavuzların eline verdi onu, verdi ikiz tanrılara, Uykuyla Ölümün eline, onlarda çabucak götürüp bıraktılar semiz Likya toprağına…


Ölümün o sessiz çığlığından kurtulamadı insanlık üçbin yıldır. Binlerce savaşta milyonlarca çığlık duyulmadı, sönüp gitti umutlar, gencecik hayaller yıkıldı, gelecekler yok oldu. Zaman adlarını değiştirdi, Memet oldular, Jack, Micheal, Murat ya da İdris. Ama değişmeyen tek şey çığlıkları oldu, ölümün sessizliğinde dil farkı olmaz ki; kaderleri ortaktır tümünün, sonsuz sessizlik. Ve benim topraklarım, kanıma kokusunu veren çiçeklerin filizlerinin yeşerdiği topraklarım hep çekti bu acıları, fillerin tepiştiği arena olmaktan kurtulamadı hiç. İstilalar ardından özgürlük çığlıklarıyla isyanlar, gelen özgürlük, değerini bilemeyen siyasetçiler, onların niyetlerini anlamayan saf insanlarım ve yeniden esaret, yedine özgürlük çığlıkları ve isyan ve yeniden özgürlük türküleriyle tepilen horonlar. Belki de ben ve neslim şanslı sayılır, o en son çığlığa kulak kesilmiş olmaktan ötürü, kokusunu hala alabiliyor olmaktan ötürü.

 

 

Düşünceler pedala takılı akıp giderken, metrelerde geçivermiş, Yaylaköy yazan tabelanın yanındayım. Çam ağaçlarının sırdaşlığında köye uzanan son birkaç yüz metre belirdi karşımda, dik ama dümdüz. Ne yalan söyleyeyim, dikliği insanın gözünü korkutmuyor değil. Rubledeki en büyük dişlide zincirim, belli bir tempoyla yol tutturmuş gidiyorum hedefime doğru metre metre. Her yanımdan fışkıran minicik derelerden gelen suyun sesi, rüzgârın okşadığı çamların dallarından süzülen melodi ve ben. İşte son viraj, masal köyündeyim, caminin önündeki alanda. Ve son sözleri yine Homeros’a bırakalım:

 

Bir oğlu oldu, Glaukos’tu adı:

Bellerephontes doğdu ondan sonra, Glaukos’un kusursuz oğlu. Erkeklik, güzellik bağışladı tanrılar ona…

Tanrısal Anteia, Proitos’un karısı, yanıp tutuşuyordu Bellerephontes’le diyordu, gizlice bir sarmaş dolaş olsam. Ama birazcık olsun kandıramadı onu. O sırada aklı başındaydı Bellerephontes’un. Kadın bir yalan attı kral Proitos’a, dedi ki; Bellerephontes’u öldürmezsen lanet sana, o benim zorla koynuma girmek istedi. Böyle dedi o, kralı birden öfke kapladı. Ama saygı besliyordu yüreğinde, Bellerephontes’e kıyamadı. Gönderi onu Lykia’ya, eline uğursuz işaretler verdi, üst üste katlanan bir levhaya yazdı bir sürü ölüm yazıları…


Gelince Lykia’ya Ksanthos nehrine, yaygın Lykia’nın kralı onu saydı. Ağırladı tam dokuz gün, dokuz tane öküz kurban etti. Gül parmaklı şafak görününce sordu; damadımdan getirdiğin işaret hani, dedi. Alıralmaz damadın işaretini, nuyurdu önce azgın Khimaira’yı öldürmesini, tanrı soyundandı o insan değildi. Önü aslan, arkası yılan, ortası keçiydi, yalım nefesiyle kötü soluyordu. Bellerephontes uydu tanrıların isteğine, onu bir anda yere serdi, çarpıştı sonra ünlü Solymolarla. Girdiği savaşların bu en çetiniydi. Erkek gibi Amzonları öldürdü sonra. Dönüşünde kral ona zorlu bir tuzak kurdu; yaygın Lykiadan en yiğitleri seçti gönderdi pusuya., ama onlarda bir daha dönmediler evlerine. Kusursuz Bellerephontes öldürmüştü hepsini. Kralda anladı onun tanrı soyundan olduğunu, alıkoydu orada, verdi kızını, bütün krallık onurlarını bölüştü onunla…


Yol boyunca ne de çok ölümlü hikâye aktı aklımdan. Zamandan mıdır nedir? Anlamanın zor olduğu bir dönemdeyiz de ondan mı acaba? Zaman, ülkenin içinde bulunduğu durum, tam da bunu aklım söylerken bana karşılaştığım manzara tokat gibi yapıştı, artık yanağıma mı dersiniz, gönümle mi, kurduğum hayallerin içini eden görüntüme mi?  Yol boyunca yanımdan birçok kamyon ve kamyonet geçmesinden anlamalıydım, günün bu saati için trafik oldukça yoğun denilebilirdi. İki tane tırın bile homurtularla yanımdan geçtiğini düşünürsek, sanırım fazla da şaşırmamam gerekli.  Tam da köyün girişi, masallar diyarına atılan ilk adımla yıkılan hayaller benzetmesi fazla kaçmayacaktır. Bir su dolum fabrikası; o gürüldeyen derelerin birleşim ırmak haline gelmeden hemen önceki düzlükte yapılmış şeytansı yapı, doğanın içinden fırlamış tek gözlü canavar misali. Fabrika dediğimi bakmayın, beton bir binanın yanında brandalarla kapatılmış bir alandan ibaret, adı fabrika, umutla kucaklaşan gürleyen suların özgürlüğüne vurulmuş pranga gibi, zindan gibi… İşte biz buna ekonomik gelişim diyoruz, çeşmeden su içmeye korkar hale getirilmeye, deprem bölgelerinde dikilen bilmem kaç katlı gettolarda yaşamayı öncelik haline getirmeye gelişme diyoruz. Satılmadık toprağımızın, suyumuzun, kuşumuzun, böceğimizin, denizlerde balığımızın kalmamasına ekonomik gelişme diyoruz. Oysa bu duru anlatan muhteşem bir atasözümüz var; “har vurup harman savurma”. Tam olarak bunun yapıldığı bir süreci yaşama onursuzluğuna nail olmuş bir nesil olmak suç mudur acaba sorusunu sorduran fabrikamsı yapıdan bir an önce uzaklaşmak arzuma engel olamadan pedallarıma güçle asılıyorum. Dostum alsın, götürsün beni o şeytansı yapının görüntüsünden uzaklara isteğiyle. Köyün içerisinde, eskiye kaydı gönlüm, köy okulu, aaa, köy okulu kaldı mı, kalmış, bahçesinde yaşam var baksana, çocuklar var mavi önlükleriyle, salıncak sallanıyor ve üzerinde de minik bir umut var, sesler bana, “hello” diyorlar kırık dökük,  yine yabancı sanıldım, özlemişim diyeceğim ama bisiklet gezilerimde kendi ülkemde yabancı sayılmak en sevmediğim yanıdır, birde Türkçe cevap verdiğimde aaa Türkçede biliyormuş demelerine gıcık olurdum ya, bugün farklı, “hello” deyiverdim çocuklar, oysa oracıkta durmak, çitlerden atlayıp okulun bahçesine dalmak, onların oyunlarına katılmak ne de çok istedim. Neden yapmadım ki acaba?

 

 

Yaylaköy tipik bir Türk köyü; düzensiz, nizamsız, herkesin kafasına göre yaptığı ilk bakışta belli olan yapıların tünediği az düzlüğün olduğu, camiinin asla eksik olmadığı bir alnı bulunan, bu alanda da kahvesinde fokurdayan çayın özlem kokusu yarattığı bir Türk köyü. Hava soğuk ama nefis kış güneşi pırıl pırıl kaplamış her yanı, gürüldeyen suların ritminde takılı kuşların melodisi eşliğinde kahvenin bahçesinde bir büyük bardak çay keyfi. Keyfim yerinde, uzun bir aradan sonra bisikletimle barışmış, kısa da olsa doğanın kabinde birkaç saat geçirmiş, yorulmuş, en ücra noktalarıma kadar terden sırılsıklam olmuş bir vaziyetteyim. Kendime acı vermek hoşuma gidiyor olmalı. O an ki görünüşümü merak dahi etmiyorum. Üzerimdeki ıslak giysileri güneşe sermiş öylece bekliyorum, dalgın mıyım, yılgın mıyım, bilmiyorum. Aklım o şeytansı fabrikada. Eminim ki köylüler memnundur, üç beş gencine iş vermiştir fabrikanın sahipleri, öyle de kandırmışlardır köylüyü de zaten, önce muhtar, sonra köyün ileri akılsız akıllarını ikna etmişlerdir. Ne de olsa köylerine fabrika geliyor, iş geliyor aş geliyor, gençlere iş geliyor. Yaptıkları ne, doğanın böğrüne sokulan hançer. Bunları konuşmak istiyorum kahvenin bahçesindeki ben dışındaki üç adamla, ama konuşmuyorum, susuyorum, bakışlarımda kıskançlık; bakışlarımda kin; bakışlarımda acıma; bakışlarımda hüzün yükleriyle o gözlere, akıllı olduklarını sanan başlarını taşıyan yaşlı bedenlerine. Ve sonra aklıma dün okuduğum bir gazete takılıyor. Kamuoyu yoklamaları, bugün seçim olsa sonuç ne olur gibi bir spot geliyor gözümün önüne. Sonuç bu köyde olanlardan farklı değil, nasıl bu fabrika bu köyün bağrına hançer gibi saplanmışken, köylü bunun iyi bir şey olduğuna ikna olmuş ikna edilmişse, bütün ülkede de benzer bir durum olduğunu anlatan bir spot. Biz akılsız baş taşıyan zavallılar, marjinal kaldık sanırım. Kim miyiz biz, en başta, baş belası çevreciler, vatan haini gibiyiz maşallah. HES’lere karşı çıkarız, nükleer enerjiye karşı çıkarız, termik santralleri doğanın kucağına bırakmalarına karşı çıkarırız. Oysa onlar akıllı başları taşıyan yaşlı bedenlerin sahiplerinin çocuklarına iş karılarına üç çocuk, çocuklarına da aş sağlayacak.

 

 

İşte o caminin avlusunda, kahvenin bahçesinde, su bardağına koyulmuş sıcak çayımı avuçlarımda okşarken, yudumlar öncesi düşüncelerim böyle. Koca bir yudumla ikinci bardak çayımı da sonlandırdıktan sonra bisikletimle buluşma zamanıdır. Güneşe serdiğim giysilerim kurumamış, yedekleri var neyse mühim değil. Gidon çantama yıktığım yedek kuru giysilerimi üzerime geçirip, rüzgâr tutucu nitelikteki eldivenlerimi parmaksız eldivenlerimle değiştirmeyi unutmadan koyuldum dönüş yoluna. Dakika dakika geride bıraktığım manzaraya nazır yolu, saniye saniye geride bırakarak ulaştım eğimi az uzun düzlüğe. Zeytinliklerin arasından narenciye bahçelerine süzülüp oradan da eve vardım. Güneşin ısıttığı sıcacık suyun altında dakikalar, pelte haline gelmiş bedenim, bornozuma sarılı halim, öylece salonun penceresinden artık uyanmış şehre bakıyorum. Evet, bir masalda olmalıyım, burası da masalımın çizdiği şehrim…

 


 

Göktürk Günal 


Cyclingtr
Yazar Hakkında :

Bir Yorum Yazın