Mevlana Yolu KONYA

07/06/2008  //     //  Turlar ve Organizasyonlar

 

            Uzun bir yol Mevlana yolu. Felsefi, ahlaki yüklenimleri olan bir yol. Binlerce kilometrenin son birkaç yüz kilometresi denilebilir, Mevlana açısından bakıldığında konuya. Birkaç yüz dediğime bakmayın, yaklaşık binaltıyüz kilometrelik bir yolculuk, öncesinde beklemeye koyulduğum ve anlatısına başladığım. Bu yolculuğu boyunca Mevlana, başlangıç noktası dışında pek de emin olmadığı bir maceraya başlamış olmuş. Yol boyunca eğilmiş, bükülmüş ve işlenmiş. Sonrasında Belh’den Bağdat’a uzanıp, Şam’da aylar geçirip, Konya’da sonlandırmış hayatıyla yolculuğunu. Yanış anlamayın, yolculukla yaşam süresinin paralelliği yok. Bir olan, hayatın her daim bir yolculuk olduğu. M.S 1200 li yıllarda 9000 kilometreye yaklaşan bir yolu tepmeye cesaret etmek, salt Veled’e güre demek o dönemin seyyah ve mucitlerine haksızlık olacak. Ama dönemin âlimlerine ve gezmek, keşfetmek tutkunlarına imrenmemek mümkün değil, düşünsenize henüz bisiklet bile icat edilmemiş.
            Bir de yaşadığı zaman, şimdiki Anadolu zamanıyla ne hikmetse çok benzeşmekteymiş. Dağınık kavimlerin, dağınık fikirlerin uçuştuğu bir coğrafya konumundaymış Anadolu. Selçuklular hâkimiyeti varmış gibi yazsa da tarih metinleri, bir yandan Moğol akınlarının acımasız yakıcılığı, bir yandan Arap esintilerinin yıprattığı akıllar ve batıdan da Bizans entrikalarına verilmekte güçlük çekilen yanıtların devrinde yaşamış Rumi. Nasıl günümüzde akıl insanı olmak, mantıkla düşlemek ve düşle yaşamak yerine akılla yoğrulmak acı verici ise, o zamanda öyleymiş sanırsam. Hani bazen, kaşarlanmış bir köşe yazarının güncel, hem de çok güncel bir yazısını okuyup da, ah be ne de güzel yazmış derken, imzanın yanındaki tarihle şok olduğumuz anlar vardır. O meşhur yazar, çok eski bir yazısını aynen kopyalamıştır esasen, arşivinden yıllar önce yazdığı bir yazıyı koyuvermiştir köşesine. Nasıl da aynıdır her şey. Çok geliştik diyen insanlık, nasıl da bir arpa boyu ilerleyememiştir; o an anlar algı. Mevlana’yı araştırırken de böyle hissediyor insan. Gönlün bir yanından gelen cız sesini duyuyor kulak. Bir arpa boyu alamadığımız yola gelişmişlik diyen beyinlere acıyor ruhlar. Oysa gelişmek akılda, düşünde olur. Biz ise, evlerimize yeni teknoloji girdikçe ilerlediğimizi sanıyoruz. Daha hızlı uçaklarla uçtukça medenileşeceğimizi umuyoruz. Evet, sadece sanıyor ve umuyoruz. Sanmak ve ummakla gelişmek ya da medenileşmek olmuyor. Akılla, düşünle hayalle oluyor. Biz ise (buradaki biz kastım bütün insanlık) azıcık sıkıştığımızda çözüm üretmek yerine avuç açıp duaya başlıyoruz. Güzel yaratanım ne yapsın. Akıl vermiş sana, düşün düşle, hayal et ve çözüm üret diye. Nerede…
            “Tarih tekerrürden ibarettir.”
            Mevlana yoluna koyulmak, sadece yollarda yol almaktan ibaret olmamalı. Bir felsefenin peşinden sürüklenmek olmalı. Bir felsefeyi anlamak, algılayabilmek için de, felsefenin yaratırcısı hakkında bilgi sahibi olmak kadar, yaşadığı dönem hakkında da bilgi sahibi olmaktan geçer. Mevlana’nın yaşadığı dönem, ne gariptir ki, yaşadığımız dönemle oldukça benzeşmektedir. Selçuklu dönemi hükmünü sürdüğü basit bir tanımlamadır. Evet, dönem Selçuklu dönemidir ama dönemin son nefesini almaktadır coğrafya. Kargaşa almış başını yürümüştür 13.yy da Anadolu’da. Bir yanda zayıflayan imparatorluk, bir yanda imparatorluğun liderlik mücadeleleri, bir yan da aşiret kavgaları ve o zamanın süper gücünün an olmasın ki müdahalesi. Moğolların orta Asya’dan fırlayıp hâkimiyet kurduğu dönemdir 13.yy. Süper güç Moğollardır anlayacağınız. Kullanılan yöntem her daim aynı. Önce içeriyi karıştır, gücü azalt, sonra ordunu gönder, yak, yık. O dönemde kendince birilerini iktidar yap. Haliyle kabul görmeyen iktidara karşı ayaklanmalar olsun, sonra yine kendince haklı nedenlerle müdahale et.
Ne için mi?
            İşte zaman farklılığının yarattığı ayırım burada. O zamanlar daha çok ganimet için. Yani altın, baharat, buğday, ipek vs. vs. Bu zamanda da amaç ganimet. Farkı ise, zamane ganimetinin adı petrol.
            “Bu çağda Moğol akınının meydana getirdiği sosyal düzensizlik merkeziyeti tamamıyla ortadan kaldırmış, hükümetin siyasi birliği sağlayamaması, bütün ülkeye bir huzursuzluk vermişti. Asrın sonlarına doğru Moğollara tabi bir beylik haline gelen Selçuklu İmparatorluğunu temsil eden padişahlar, bazen Moğollar tarafından tahttan indirilmede, öldürülmede, bazen yine Moğollara sığınarak hüküm sürmedeydi”
            Bu çağda derken Gölpınarlı, 13.yy sonlarından bahsetmektedir. Peki 21.yy ile benzerliği yok mu yukarıda yazılanların?
            Mevlana Celaleddin Muhammed, rivayete göre 30 Eylül 1207 de Belh’de doğmuştur. Lakin kendi anlatılarına bakılacak olursa, Harzemşah’ın Semerkant’ı zapt edişi anlatılmıştır. Kaynaklara göre bu istilanın tarihi, 1207 ile 1212 arasında bir tarihe denk gelmektedir. Böylesine etkileyici anlatıyı anımsayabilmek için Mevlana’nın yaşının bir hayli olması en azında onlu yaşlara erişmiş olması düşünülebilir. Mevlana’nın annesi Mader-i Sultan diye anılan Mü’mine Hatun’dur. Babası ise bilginlerin şahı, ulemaların uleması, zamanın önemli ilim adamlarından Sultan-al-ulema Muhammed Bahaeddin Veled’dir.
            Uzun bir yolculuk, çok uzun bir yolculuk. Binlerin kovalanarak onbine yakınlaşan kilometreleri bulan çok uzun bir yolculuk. Baba Veled’i bu yolculuğa neyin ittiği bilinmiyor. Çeşitli rivayetler var ki onlardan en önemlisi Moğol istilası ve korkusu. Eğer gerçekten neden Moğol istilası korkusu ise, zaman göstermiş ki kaçmış olmaları bir şeyi değiştirmemiş, Moğollarda ordularıyla, farklı yollar kullanarak da olsa Veled’in peşinden ayrılmamış oldukları. Yolculuğun güzergâhı da tam olarak biliniyor denilemez. Başlangıç noktasının Belh olduğu kesin mi? O da kimilerini göre muamma. Bunca sırlarla örtülü uzun bir yolculuk yapmış Veled ve kervanı. Konaklama için Medreseleri kullandıkları biliniyor. Çok zorda kalmadıkça Kervansaraylar yerine Medrese tercihinin altında baba Veled’in engin bilgi dehlizlerindeki bilgi ışıltılarını paylaşma aşkı vardı sanırım.
            Yolculuğun kaç yıl sürdüğü, nerede ne kadar konaklandığı da meçhul. Kimi kaynaklar Şam’da yılca kaldığını, kimi haftalarca konakladığını kimi de esas göç de birkaç gün kalıp, sonrasında yeniden Mevlana tarafından ziyaret edildiğini yazıyor. Yani burada mühim olan kaç gün, ay ya da kaç kilometre kat ederek yaptıkları göç değil. Mühim olan, yüzlerce yıla damgasını, kifayetsizce, ayırım yapmaksızın vuran bir felsefenin doğum sancılarını merak etme güdüsü. Ama genel yaklaşım, bu uzun göç yolculuğunun bir yıldan fazla sürdüğü. Bu sıralarda Rumi ise  onlu yaşlarda olmalı.
            Yolculuğun başlangıç noktası Mezar-ı Şerif ( Belh ). Bugünkü Afganistan topraklarından süregelen yolculuk, kısa bir Türkmenistan seyrinden sonra İran topraklarında devam ediyor. Irak, Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye olarak göç yolculukları uzuyor. Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubat’ın ısrarlı davetleriyle Konya’da son buluyor göç yolları. İşte o andan sonra Rumi çıkıyor sahneye…
            Belh şehrinden göç eden Mevlana’nın kafilesi 195 konaklık ( 6800 km. ) yolu aşıp 1221 baharında Anadolu topraklarına girdi.
            Türkiye’de izlediği düşünülen yol ise:
            Elbeyli’den giriyor kervan bugünün Türkiye’sine. Sırasıyla; Gaziantep, Adıyaman, Malaya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Nevşehir, Aksaray ve Konya şeklinde sonuçlanıyor uzun yolculuk.
            Bu yolculuğun son noktası Konya gibi görünse de, esasen kervanın göçünün bittiği yerin Erzincan’ın Akşehir vilayeti olduğu söylenir.
            Özcan Yüksek’in “Sessizce Dön” kitabından alıntılarla yolculuğun Anadolu seyri:
 
       “ Haberi rivayet edenler, belleği kavi raviyyeler ve hakikatleri bilen sır taşıyıcıları şöyle naklettiler ki, Baha Veled’in kervanı, göç serüvenine, Erzincan’ın Akşehir vilayetinde son verdi.
       Bu durak Veled ailesi için son durak değilse bile, göç kervanı için son menzildi. Bahaeddin Veled, daha sonra yedi sene kalacakları Karaman’a geçmeden evvel, Akşehir’de dört yıl oyalandı.
       Akşehir, simi değişmiş bir yer midir veyahut başka bir şehrin sınırları içinde mi kalmıştır, meçhul. Rivayet hakikati bir türlüm tutmamaktadır.
            Sonunda kayıp şehrin, Sivas’ın Suşehir ilçesine bağlı Akşar köyü olduğuna hükmettim.
 
       Anadolu Beylikleri Hakkında Araştıralar adlı kitabında, Profesör Yaşar Yücel’in şöyle bir haşiyesi vardır:
            “Burası meşhur Erzincan Akşehir’dir ki, Sivas’ta Zara’nın kuzeydoğusunda, Şarki Karahisar’ın güneybatısında, Koyulhisar ve bugünkü Suşehri’n güneydoğusunda bulunmakta idi. Şehir ile Kelkit Çayı arasındaki ova da son zamanlara kadar Akşehir Ovası adıyla anılmakta idi. Kiepert haritasında Akşehir-abad olarak gösterilen yer burasıdır. Ayrıca köylerimizde bulunan Suşehri bağlı Akşar Köyü’de aynı yer olacaktır.”
 
       Akşehir o vakitler nemli bir yerleşim yeriyken, şimdi nasıl olup da tenha bir köy haline geldi, hatta unutulup gitti, anlamak güç.
      
       En güzel keşif nedir? Zaten var olan ama hiç gtmediğin bir yeri ilk kez görmek değildir; en güzel keşif, geçmişte bir zamanlar var olmuş, sonra kaybolmuş bir yerin saklandığı yeri bulmaktır…”
            Diye devam ediyor Yüksek anlatılarına, yolculuğun Anadolu adımlarına yönelik. İçinde tarifi güç bir iştahlar günleri kovalarken başlangıcı böylece yapmak, sabırsızlık duygularımı bastırmama yardımcı oldu ve nisan da kovalandı böylece. Neden baharın en güzel ayını kovalar ki insan? Gizemler yoluna koyulacaksa sonraki ay, adı mayıs olan ayda kovalar bahar merhaba diyen, gülücükler saçan nisanı. En nihayetinde, aklımda bir çok soru, çokça merak ve dizginsiz heyecanlar zamana adım atıyorum. Ekibimizde oluştu sayılır. Uzun zaman önce planladığım bu yolculukta muhtemelen yalnız kalacağımı düşünüp, hiç de üzülmezken, kalabalık bir grupla sevinmenin keyfini sanırım algılayabilirsiniz.
            Ve aradan geçen zaman, kovalanan saatler tarihi 20 Mayıs yaptığında biz Konya’da bulduk kendimizi. Bir gece vakti, bilmediğimiz bir şehir Konya. Kimimiz yıllar önce ayak basmış olsak da Konya’ya, Konya öylesine değişmiş ve gelişmiş ki, artık eski algılar anlamını yitirmiş. Amacımız geceyi geçirebileceğimiz bir otel bulmak. Caddeler hızla altımdan geçerken karanlık korkusu da iliklerimde sızlanmaya başladı. Şehrin merkezine doğru ilerliyoruz. Yol referansımız ince uzun bir kule. O kuleye varınca merkeze de varmış olacakmışız. Kulenin yanından geçtik nihayet. Gözlerim beni yanıltmıyorsa önünden geçtiğimiz kubbeli yapının önünden ikinci geçişimiz. Yani bir şekilde bir yerde dönüyoruz. Duruyor ve soruyoruz. Bize tarif edilen otel oldukça lüks gözüküyor ve yolda bütün parasını düşürmüş olan Ahmet ağabey pek de hoşlanmıyor fiyattan. Öğretmen evi hemen yan taraf lakin yer yok. Resepsiyondaki görevlinin salık vermesiyle, emekli bir öğretmenin işlettiği küçük bir otele gidiyoruz. Fiyatı da keselerimize uygun. Lakin otel öylesine küçük ki, bisikletlerimiz zorla bir yere sıkıştırabiliyoruz. Odamız lüks olmasa da temiz ve yataklar rahat. Ahmet abi yastığa yönelir yönelmez başı yastığa değmeden horlamaya başladı bile. Biz ise açız ve karımızı doyurmak için dışarı atıyoruz kendimizi. Saat bir hayli geç, tek açık yere dalıyoruz. Caddeye bakan yeri lokanta, arkada pavyon olan bir mekân. Ütmesinler bizi diyor Ali ağabey. Oturdu ve siparişleri verdik. Birer dublede rakı parlatalım be Göktürk deyince Ali ağabey, benim canıma minnet, tamamı yakıştırıyorum sorusuna. Siparişimiz Adana ve oldukça başarılı olduğunu söyleyebilirim. Karınlarımızı iyice doyurup otelin yolunu tutuyoruz. Bu arada ütüldük mü dersiniz? Tam da ütüldük denmese de, bir miktar kırpıldık denebilir. Yataklara zamk dökmüşler, yatan öylece kalıyor. Oldukça yorulmuşuz, kolay değil 1400 km geride kaldık. Pedallarla ezdik yolları. Onlarca geçit, fırtına, tipi, yağmur geride kaldı. Bir tek sıcaktan rahatsız olmadık anlayacağınız. Beş kişi başlayıp üç kişi bitirmiş olsak da, sonuçta Mevlana Yolu’nu tepeledik ve Rumi’nin yanı başındayız. Sadece birkaç yüz metre var aramızda. O uzun uykusunun en derin yerlerinde biz ise kısa uykumuzun henüz başlangıcındayız. Sabahında Rumi’ye varacağız.
            Konya gerçekten yolculuğum boyunca gördüğüm ve hatta Türkiye’nin en düzenli şehri. Planlanması, özellikle toplu ulaşım imkânları imrenilecek kadar mükemmel. Düz olması, her yanımızdan geçen bisikletliler de bana çokça keyif verdi. Tam bir Selçuklu şehri dersek abartmış olmayız. İhtişamını aynen korumaya devam ediyor.
            Mevlana’ya nihayet vardık. Müzeyi gezeceğiz ama çok kalabalık. Uzunca bir kuyruğun sonuna yöneldiğimizde, öğrencilerin olduğu bir grup hello hello diye çığırıyorlar. Helloyu anlıyorum da, her defasında sonuna eklenen many ne demek anlayamıyorum. Onlarda bizim Türk olumuzu hayal kırıklığıyla karşılıyorlar.
            Nihayet müzedeyiz. İçimde tarif edemediğim bir huzurla adımlamaya başlıyorum. Medrese olarak dizayn edimli. Yaşam alanları, ortak kullanım alanları, dergâhlar ve ibadet alanları. Tabi müzenin en ihtişamlı yeri, kabirlerin ve Mevlana’nın bulunduğu alan. Her yanda fotoğraf çekmek yasak. Bu yasağı anlamak mümkün değil. Neden yasak? Cevap yok, bakanlık emri. Neyse, yapacak bir şey yok, kaçak birkaç kare çekebilmek için fotoğraf makinesinin ayarlarını düzenleyip gezmeye devam ediyorum. Ama fotoğraf çekemeyecek olduğuma üzülmedim diyemem. Bizim dışımızdaki bütün ziyaretçiler daha çok dini bir görev ifa eder durumdalar. Her köşede çömelmiş ellerini açıp dua etmekte olan kişiler görebiliyorsunuz. Kabrin üzerindeki örtüye gözyaşlarıyla sürtünmek isteyenler ve onu engellemeye çalışan görevlilerin görüntüsü ise insanın aklına ortaçağ karanlığını getirmiyor değil. İnsanın aklına ilk gelen, Mevlana akında hiçbir şey bilmiyor oldukları oluyor. Acaba, şu köşede duran çember sakalı, molla kılıklı adam Mevlana’nın şu şiirini okumuş olabilir mi?
            Enelhak kadehiyle
       Bir yudumcuk içen sızdı
       Tanrılık şarabından
       Şişelerle, küplerle içtim ben, sızmadım
       Ben sultanların aradığı sultan…
            Peki ya okumuş olsaydı, anlayamazdı ya, anladığı da,” aha bu kâfirmiş be, bak şarap marap diyor, bizde kalkıp önünde secde edip dua ediyoruz” gibi bir yorum yapardı sanırım. Ne garip ki; özellikle Türk ziyaretçilerin tümü bu tip insanlar. Kalanlar da yabancı ve neden fotoğraf çekemiyor olduklarını algılayamadıkları her hallerinden belli. Bir de Sakal-ı Şerif var tabi. Bilmem kaç kat sarılı, camla kaplı bir bölmeden koklamaya çalışan tipler. Güler misin, ağlar mısın? Kim bilir, belki Mevlana hoşgörüsünden bir bukle akar gönüllerine.
            Gelin kardeşler gelin, toprak yumuşadı, bahçeler yeşerdi, dünyamız aydınlık oldu. Gelin kardeşler gelin, gelin görün O’nu…
       Zincirden boşanır gibi, çekti kılıcını, tozu dumana kattı, geldi girdi şehrimize. Başladı bir uğultu, bir ana baba günü.
       Duyun kardeşler duyun, hiçbir şey bizim değil, nemiz var nemiz yok O’nun. Verin kardeşler verin…
       Toprağımız yumuşadı, gelin kardeşler gelin. Dünyamız aydınlandı, susun kardeşler susun. Alın elinize davulu, çalın kardeşler çalın
            Gönüle akan bir bukle, ya da aşkla süzülen tek buse. Mevlana’nın huzurunda hissettiklerim bana bunları mırıldattı. İşte, huzurundayım Rumi, tıpkı senin gibi, senin babanın kucağında, dizinin dibinde göçtüğün yoldan geçtim, senden yıllar sonra, asfalt dediğimiz çizgilere takılarak da olsa. Bazı gördüm yıkılmakta olan bir medrese, belki senin sesin yankılanmıştır umdum yaklaştım, ne yankı kalmış, ne sezgi. Yok etmişiz her şeyi silip süpürmüşüz maziyi. Ha bu arada biz medeniyiz, şaşma sen garip hareketlerle garip uğultular çıkararak sana sataşan o tiplere, onları mazur görüyoruz. Az sayıları çok az. Gerçi onların temsilcileri %47 oyla iktidarda olsalar da, biz ileriye bakıyoruz, medenileşiyoruz. Nereden mi biliyorum? Duymuyor musun sesi, sen bilmezsin, onun adı uçak. Senin üç yılda göçtüğün yolu o uçakla on saatte geliyor insanoğlu artık. Yaa şaşılacak şey değil mi? Nasılda geliştik ama. Süper yetenekler edindik. Farz-ı misal; tek seferde birkaç yüz bin insanı öldürecek kadar güçlü bombalarımız var artık. Basıyorsun düğmeye, düşman müşman kalmıyor, tertemiz anlayacağın Rumi. Tabi tabi savaş yöntemlerimiz de değişti. Yok artık meydanlarda iki ordu, cengaverce çek kılıçları, yap savaşını. Şimdilerde işbirlikçileri satın al, toplumu basınla kandırsınlar sen içeriden ip atlat, lastik patlat, malı mülkü topla götür. Çok mu karşı çıkan oldu, dedim ya bas düğmeye, tamamdır, yolda füzeler, önünde nükleer başlıklar, işlem tamam.
            Böylece bu yolculuğu da noktalamış olduk. Acısıyla tatlısıyla, kendi adıma çok zevk aldım. Anadolu coğrafyasının bu noktalarından geçmek, insanlarıyla kucaklaşmak, koklamak, hissetmek ve dinlemek gerçekten muhteşemdi. Bütün ekip arkadaşlarıma da canı gönülden teşekkür ediyorum ve tabi tebrik de ediyorum. Gerçekten çok zor bir yolculuğa cesaret edip yola koyuldular. Özellikle Selma ablanın cesareti hakikatten tekdire şayan idi. Timur abla hayallerimizi kısmen de olsa sarstıysa da, katılımıyla, varlığıyla keyif kattı hepimize. Ali ağabey ise tam bir fenomen, hırsla geldi ve son noktayı tıpkı Ahmet ağabey gibi koydu. Şu ab Konya otogardayız, saat 18.00 de Ahmet ağabey ve Ali ağabey hareket edecekler. İstikametleri İzmir. Ben ise 18.30 da tam ters istikamette, Diyarbakır’a gideceğim. Tekrar yollarda buluşmak üzere.
            Sevgiyle kalın…
 
            Biz gittik, kalanlar sağ olsun;
       Doğan, eninde sonunda ölür.
       Gökkubede oturanlar iyi bilir
       Damdan bir taş atıldı mı? … Düşer…
 
       Hırsı bırak, kendini boş yere harcama
       Şu toprak altında; çırak da bir… usta da…
       Hiç naz etme e güzel
       Bu mezarda ne Şirinler var, ne Şirinler
       Ferhat gibi yok olup gittiler
       Direği yelden yapı, a güzel
       Dayansa dayansa, ne kadar dayanır
 
       Kötü idiysek, geçtik gittik kötülüklerimizle
       İyi idiysek, hayırla anın bizi
       Zamanın tek eri olsan bile
       Bir gün gidersin sen de tek tek gidenler gibi
      
       Yok olmayı istemiyor musun?
       İyi şeylerden evladın olsun
       İyiliklerin bükülmüş ipliğidir kalan
       Odur dünyaya direk olanların canı.
 
       Şu akıp giden kum seline bak
       Ne durması var, ne dinlenmesi
       Bak birden bire bu dünya nasıl bozulur
       Nasıl atar bir başka dünyanın temelini
 
       Bu kupkuru yerde ben Nuh’un gemisi
       Ömrümün sona ermesi de Tufan.
       Girdik suların arasına, yattık uyuduk
       Çığlığımız sınırları aştıydı nasıl olsa…
 
 
Mustafa Kemal ATATÜRK ve MEVLANA
Yıl 1922… Kasım ayının 1’i… Büyük önder, büyük devrimci, Türk milletinin başöğretmeni ve dünya ülkelerinin gelecekte kendisini örnek alacağı seçilmiş insan Gazi Mustafa Kemal Paşa Türkiye Büyük Millet Meclisi’ ndeki konuşmasını yapmak için kürsüdeki yerini alıyor. O şimşekler çakan gözleri ile arkadaşlarına bakıyor ve konuşmasına şu cümle ile başlıyor: “Efendiler! Tanrı birdir, büyüktür…”. Evet, o büyük insan gerçek bir dindardı. Belirli çevrelerin daha baştan itibaren Atatürk’ün sözde dinsiz ve dine karşı olduğunu yaymak istemelerine rağmen, o laik zihniyete sahip “dindar” bir kişiydi. O, kalıplara sığmayan, şekilcilikten uzak, gösteriş içermeyen ve Hz.Muhammed’in buyurduğu “yüksek ahlak” üzerine kurulmuş dinin aşığıydı. O İslamiyet’in kaynağındaki saf şekline bağlıydı.
29 Ekim 1923’de Fransız yazar Maurice Pernot’ya verdiği demeçte bu saflığı kendisi şöyle tanımlıyor: “Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Hakikate bizzat nasıl inanıyorsam dinime de öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki, Türkiye’ye istiklalini veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, suni itikatlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince aydınlanacaktır.”
Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Konya konuşmaları, Atamızın din hakkındaki görüşlerini ortaya koyması açısından çok önemli bir yer tutmaktadır. İşte 20-23 Mart 1923 tarihleri arasında Konya’yı ziyareti sırasında yaptığı konuşmadan bölümler: “İslamiyet’in ilk parlak devirlerinde geçmişin mahsulü olan sağlıksız adetler bir zaman için kendini göstermemiş ve yüze çıkmamışsa da, biraz sonra İslamiyet’in gerçeklerine sarılmaktan İslam esaslarına göre hareket etmekten çok, geçmişin mirasa olan adet ve inançları dine karıştırmaya başlamışlardır.
Bu yüzden İslamiyet’e dahil bir akım kavimler, İslam oldukları halde düşmeye, sefalete, geriliğe maruz kaldılar. Geçmişlerin kötü ve batıl alışkanlıkları ve bu suretle gerçek İslamiyetten uzaklaştıkları için
kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar.
Bu İslam kavimleri içinde Türkler, milli gelenek ve görenekleri itibariyle bir taraftan İran, diğer taraftan Arap ve Bizans milletleri ile temas halindeydiler. Şüphe yok ki temasların milletler üzerinde etkileri görülür. Türklerin temas ettiği milletlerin o zamanki medeniyetleri ise çökmeye başlamıştı. Türkler bu milletlerin kötü adetlerinden, fena yönlerinden etkilenmekten nefislerini men edememişlerdir. Bu hal, kendilerinde bozukluk, cehalet ve insanlıktan öte zihniyetler doğurmasından uzak kalmamıştır. İşte gerileyişimizin belli başlı sebeplerinden birini bu nokta teşkil ediyor.
Milletimizin gerçek din bilginleri, din bilginlerimiz arasında da milletimizin hakkıyla iftihar edebileceği bilginlerimiz vardır. Fakat bunlara mukabil ilim kisvesi altında hakikatten ilimden uzak, gereğince ilim tahsil edememiş, ilim yolunda layığı kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller vardır. Bunların ikisini birbirine
karıştırmamalıyız.
Efendiler, gerçek din bilginleri ile dine zararlı ulemanın birbirine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Bilindiği üzere Sıffın vak’asında Hz.Ali’nin ordusuna karşı mızrak uçlarına Kur’an-ı Kerim
sayfalarını takarak saldırdılar. İşte o zaman dine fesatlık, İslam arasına nefretlik girdi ve o zaman hak olan Kur’an, haksızlığa kabule vasıta yapıldı. Halifelik hile ile el değiştirdi. Ondan sonra bütün müstebit hükümdarlar dini hep alet edindiler. İhtiras ve istibdatlarını kabul ettirmek için hep ulema sınıfına başvurdular.
Gerçek ulema, dini bütün bilginler, hiçbir zaman bu müstebit taç sahiplerine uymadılar. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar. Bu gibi ulema kamçılar altında dövüldü, memleketlerinden sürüldü, zindanlarda çürütüldü, darağaçlarında asıldı. Lakin onlar yine o hükümdarların keyfini dine alet etmediler. Fakat gerçek durumda bilgin olmamakla beraber, sırf o kisvede bulundukları için bilgin sanılan, menfaatine düşkün, haris ve imansız bir takım hocalar da vardı. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar, dine uygundur diye fetva verdiler. İcap ettikçe yanlış hadisler bile uydurmaktan çekinmediler. İşte o tarihten beri saltanat tahtında oturan, sarayda yaşayan kendilerine halife namı veren baskıcı hükümdarlar bu gibi hoca kıyafetli cahillere iltifat edip, onları himaye ettiler. Hakiki ve imanlı ulema her vakit ve her devirde onların kinini çekti.
Böyle yapan halifelerinin ve din bilginlerinin arzularına muvaffak olmadıklarını tarih bize misallerle izah ve ispat etmektedir. Artık bu milletin ne böyle hükümdarlar, ne böyle alimler görmeye tahammülü ve imkanı yoktur. Artık kimse böyle hoca kıyafetli sahte alimlere önem verecek değildir. Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz; derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların menfi yönde
atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, o adım benim milletimin kalbine havale edilmiş kanlı bir hançerdir. Benim ve benimle hemfikir arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka o adamı tepelemektir.”
Evet, yıllar önce ve olağanüstü şartlarda kullanılmış bu ifadeler Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ne kadar büyük bir kimliğe sahip olduğunun ispatıdır.
Yüce Atatürk’ün Hz.Muhammed’e duyduğu büyük sevgi ile birlikte Hz.Mevlana’nın da fikirlerine duyduğu hayranlık onun tüm hayatını ve icraatlarını etkilemiş, din konusundaki ifadelerine temel teşkil etmiştir. Bir Konya ziyareti sırasında söylediği şu sözler Hz.Mevlana’ya gösterdiği sevgi ve saygının delili gibidir: “-Ne zaman bu şehre gelecek olsam, içimde bir heyecan duyarım. Hz.Mevlana düşünceleriyle benliğimi sarar. O çok büyük bir dahi, çağları aşan bir yenilikçi…”
Evet…Yüce Atatürk sahip olduğu hayat görüşünün kaynağını işte bu sözleriyle özetleyivermiştir.
Çankaya köşkündeki dil çalışmaları toplantısında Konya Mevlevi Dergahı eski postnişinlerinden Veled İzbudak Çelebi de davet edilmişti. Söz dönüp dolaşıp Hz.Mevlana’ya gelmiş, yüce Atatürk şunları söylemişti:
“- Mevlana, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatör… Müslümanlık aslında geniş manasıyla hoşgörülü ve modern bir dindir. Araplar onu kendi bünyelerine göre anlamış ve tatbik
etmişlerdir. Sıcak bir iklimde oturan, suyu nadiren kullanan, genel bir hareketsizlik içinde ömür süren Badiye Arapları için günde beş vakit abdest ve namaz, çok ileri seviyede bir yaşama hareketidir. Hz.Muhammed insanları uyuşukluktan harekete sevk etmiştir. Sarp dağlar, yüksek yaylalarda at koşturan, erimiş kar suları ile yıkanan Türkler için abdest ve namaz çok tabii olmuştur. Mevleviliğe gelince, o tamamen dönerek ayakta ve hareket ederek Allah’a yaklaşma fikri, Türk dehasının en tabii ifadesidir.”
İşte Yüce Atatürk’ün İslamiyet’e şekilcilik katarak onu asıl ruhundan uzaklaştıranlara verdiği en mükemmel mesajlardan birisi. O birçok kez dinin insanlık tarafından gerçek boyutlarıyla anlaşılmadığını belirtirken, Hz.Mevlana’nın da yanlış ve eksik yorumlandığına da temas etmiştir. Bir gün Konya milletvekili Naim Onat’ın sözde Mevlana’yı yermek istemesi üzerine Atatürk’ün söylediği şu sözleri bugün bile üzerinde ibretle düşünülmesi gereken ifadelerdir:
“-Eğer Mevlana’yı sizler gibi kavramak gerekirse, o büyük insanın ruhu dertlenir, biz de belki bir saygısızlık göstermek zorunda kalırdık. Mevlana’yı ululuğuyla kavrayabilmek için medresenin dar kapısından geçmemiş olmak gerek.”
Gazi Mustafa Kemal Paşa Konya’ya yaptığı toplam dokuz ziyareti sırasında her sefer önce Hz.Mevlana’nın makamının bulunduğu Türbe-i Saadeti ziyaret etmeyi ihmal etmemiş, tekke ve zaviyelerin işlevlerini tamamlaması ve dolayısıyla kapatılması yönünde çıkan yasa sırasında Hz.Mevlana’nın türbesini müze haline dönüştürerek tüm insanlık alemine açık halde kalmasını sağlamıştır.
Bununla ilgili bilgiler 22 Aralık 1987 yılında yayınlanan Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberde şöyle dile getirilmiştir:
Atatürk, Konya’daki Mevlana Dergahı ve türbesini, Konya’ya ilk gelişi olan 3 Ağustos 1920 günü ziyaret etmiş ve bu ziyaretten pek etkilenmişti. Daha sonra ziyaretlerinde Mevlana Türbesini ziyaret etmeden Konya’dan ayrılmamıştır. 3 Nisan 1922 günü ziyaretlerinde, kendisi için açılan Sema meydanında hazır bulunmuş, 22 Mart 1923 günü yaptığı ziyarette postnişin Abdülhalim Çelebi’nin davetlisi olarak dergahta yemek yemiş, Hz.Mevlana’nın büyüklüğü üzerine takdir ve hayranlık dolu sözler söylemiştir.
Cumhuriyet’in ilanından sonra, tekke ve türbelerin kapatılması hazırlıkları yapılırken, Başbakan İsmet İnönü’ye “Mevlana Dergahı ve türbesinin kapatılmayarak kendi eşyası ile birlikte müze olarak düzenlenmesi ve ziyarete açılması”emrini vermiştir. Bir süre sonra, Bakanlar Kurulu kararı ile dergah, müze haline getirilmiştir.
Atatürk, 18 Şubat 1931 günü Konya’ya 9’uncu defa geldiği zaman, Konya’da 11 gün oturmuş, bu arada 21 Şubat 1931 gününü tamamen artık müze halinde ziyarete açık bulundurulan Mevlana Müzesi’nde geçirmiştir.
Bu ziyaret sırasında eski Konya Milletvekillerinden Fuat Gökbudak ve o günlerde Konya Azar-ı Atika Müzesi müdürü olan Yusuf Akyurt’un ayrı ayrı anlattıklarına göre, Atatürk müze müdürünün odasına girer girmez, niyaz penceresi üzerindeki rubaiyi görmüş, Farsça’yı çok iyi bilen Hasan Ali Yücel’e tercümesini yaptırmıştır. Atatürk tercümedeki: “Ey keremde, yücelikte ve nur saçıcılıkta güneşin, ayın, yıldızların kul olduğu sen. Garip aşıklar, senin kapından başka bir kapıya yol bulmasınlar diye öteki bütün kapıları kapanmış, yalnız senin kapın açık kalmıştır.” ibaresini işitir işitmez şöyle demiş:
“Hz.Mevlana’nın büyüklüğü burada bir kere daha kendini gösterdi… Doğrusu ben, 1923 yılındaki ziyaretim sırasında, bu dergahı kapatmayalım Müze olarak halkın ziyaretine açalım, diye düşünmüş; bir yıl sonra dergah ve tekkelerin kapatılması kanunu çıkar çıkmaz İsmet Paşa’ya Mevlana dergahı ve türbesini kendi eşyası ile Müze haline getir emrini vermiştim. Görüyorum ki, şu okuduğumuz rubainin hükmünü yerine getirmişim. Bakınız ne kadar mükemmel bir Müze olmuş…”
Değerli tarihçi Cemal Kutay’ın ifadelerine göre, Mustafa Kemal’e emrindeki yardımcılarının “Paşam Hz.Mevlana’nın makamını müze haline getirmeniz üzerine halk buraya akın etmeye başladı. Bu bir sakınca
doğurmasın” demeleri üzerine Atatürk’ün verdiği cevap ilginçtir:
“-Eğer, Hz.Mevlana’yı hakkıyla tanımak ve benimsemek için ziyarete gitmekte olduklarına inansam öteki dergahların da açılmasını sağlardım. Çünkü, Hz. Mevlana’yı tanımak ve anlamak zaten diğer tüm tehlikeleri de ortadan kaldırmaktadır.”
Hz.Muhammedin “Din nedir?” sorusuna verdiği “Ahlak,ahlak,ahlak” cevabına her dönemde çok ihtiyaç duyduğumuzu düşünerek Hz. Muhammed’in, Hz.Ali’nin, Hz.Mevlana’nın ve Atatürk’ ün şu sözlerine dikkat çekmek istiyoruz:
“İlim Çin’de olsa gidip öğreniniz.”
Hz.Muhammed
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”
Mustafa Kemal Atatürk
“Dünyada sevgiye dair ne varsa ben orada varım,
savaşa dair ne varsa ben orada yokum.”
Hz.Mevlana
“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh.”
Mustafa Kemal Atatürk
“Evlatlarınızı zamana göre yetiştiriniz.”
Hz.Ali
“Milletimi muasır medeniyet seviyesinde görmek isterim.”
Mustafa Kemal Atatürk
Cyclingtr
Yazar Hakkında :

Bir Yorum Yazın