Mevlana Yolu 7.Gün

29/05/2008  //     //  Turlar ve Organizasyonlar

Bisikletle yolculuk yapmak zor. Fiziken tükenmeye yüz tutan bedene hâkim olmak, o bedeni ruhen kontrol etmek, gerçekten güçlü bir irade gerektiriyor. Mevlana’nın uzun göç yolunu, o günün olanaklarını düşününce, öğretisinin farklılığını algılamak güç değil. Takip ettiğimiz güzergâh, günümüz Türkiye’sinde kullanılmakta olan bir yol, dolayısıyla günümüzün imkânlarından faydalanabiliyoruz. 12.yy ise durumun farklı olduğu aşikâr. Bu fark iyi yönde mi, kötü yönde mi? Tartışılır… Bu tartışma konusu, olguya nereden baktığınızla ilintili. Günümüzün teknolojisini tek gelişmişlik algısı olarak görürseniz, kuşkusuz çokça ileride bir dönemi yaşıyoruz. Lakin olguya hayata bakış açısı ve yolların biçimlenmesi olarak baktığınızda, günümüzdeki ulaşımın ulaştığı hız, iletişimin yolculuklarda azalmasını da sağladı. Tabi değişim salt ulaşımın hızlanmasıyla ölçümlenemez. İletişim teknolojisinin günümüzdeki hali ile 12.yy kıyaslamak imkânsız kuşkusuz. Özellikle internetin bu seviyelere ulaştığı 21.yy ile, kuşla haberleşilen, ulakla selamlaşılan 12.yy arasında büyük farklılıklar var. Burada anlatmak istediğim, yolların, yolculuğun ya da keşif ruhunun iletişimi. Bir şeyi keşfetmek için, onun internetteki görüntüleri ne denli yeterli olabilir? Dokunmak, koklamak, sesini duymak, hissetmek ve sanırım en önemlisi gerçek sohbete katılmak, tam içinde olmak. İşte yollarda bunu buluyor insan…

7. Gün, 12 Mayıs 2008 Pazartesi

            İpek yolunun ipek yolu olduğu zamanlar da, tam da Mevlana’nın Belh’den kalkıp geldiği zamanlarda, yolda hanlar, hamamlar karşılarmış insanları. Dün geçtiğimiz bir köyün eski adı O’nun zamanından kalmış, Morhamam. Günümüzde ise ne hamam kalmış ne de hanı. Oysa insanlık yüzyıllarca bu yolu, İpek ya da Baharat yolu adıyla kat etmiş. İnsanlığın bu seviye gelişinde büyük önem taşıyan kaynakların doğudan batıya göçünde çok önemli bir rol oynamış. Bu insanlık adına çok önemli yolun günümüzde yok olmaya yüz tutmuş olduğunu görmek beniz üzse de, o ritmi tatmanın ritmiyle dinlencedeyim. Anadolu coğrafyasında kolay geçit noktası yok. İşte o zor dağların eteklerinde, bütün ihtişamıyla sarmalayan doğanın dur direktiflerine inat pedallara asılmak… Fiziken tükenen bedenin, düşünceye dokunan vazgeçme fikrinin dizginlenip, inatla devam edilen dağ yolları. İsyan düşüncesinden, ulaşmak hedefine yönelmek, sükût dürtüsüne bürünmek, ne de zor…
            Yılları bulan zaman dilimlerindeki yolculukları düşleyince tüylerim diken diken oluyor. Ve gerçek sabrın, hoşgörünün nasıl da olgunlaştığını anlayabilmek? Bu yolculuğun amaçlarından biri de bu değil mi?
            Keban…
            O’nun yolculuğunda buradan geçerken gördüğü manzarayı hayal etmeye çalışıyorum. Fırat’ın o heybetli yılları çoktan barajla tarihe gömülmüş. Sakin bir çocuk gibi usulca bekliyor baraj kapaklarının açılıp bir nebze yaramazlık yapmayı. Çok şey yapmak isterken, prangalarının hükmünde bekleyen bir yaban hayvanı gibi. Kafesindeki o bekler hali içime hüzün yüklüyor. Adını yalnızlık koysam sanırım yanlış olmaz. Yapayalnız kalmış Fırat. Farklılığa insan alışmış. Nerede o adına türküler çığrılan renkleriyle Fırat…
            Gökyüzünde bile farklılık yaratmış baraj. Her yanım cızırdayan yüksek gerilim hatlarının telleriyle kaplı. Burada üretilen elektriği Kocaeli’ne taşıyorlar. Evet Kocaeli’ne…
            Keben köprüsünün ayaklarında ise bir başka hüznün izleri var. Eskilerde kalmış, köprü ayaklarında iz bırakıp yok olmuş suyun izleriyle. Kuraklığın izlerini görüyorum köprünün ayaklarında kalmış eski su izlerinde. Bütün yolculuğumuz boyunca kuraklığın izlerine tanıklık ederek ilerledim. Yağan yağmur mutluluğumu anımsattı. Bisikletçi için yağmur kâbustur, bense yol boyunca yüzüme dokunan her yeni damla ile mutluluğa gömüldüm. Her yanıma yayılı binlerce dönümlük ekili alanların tükenmiş halini görünce bencil olamazdım. Üzerime hışımla salınan yağmura kucak açtım. Ben mutlu oldukça düşman olması gereken yağmur kızar da hışmını artırır diye umdum. Yağ ey yağmur, kokmuyorum senden diye çığlıklar savurdum bulutlarına. Toprağa dokunan yağmurun, toprakla kucaklaşmasıyla salınan kokusunu keyifle soludum. Yörenin insanları için üzüldüm yol boyunca. Tertemiz, saf ve ne de asiller. Kollarını, gönüllerini açtılar bana. Her şeylerinin tereddütsüz paylaştılar. Ne de az tanıyormuşum Anadolu insanlarını. Bunca hayal kırıklığı yaşamış olmalarına karşın, defalarca kandırılmış olmalarına karşın nasıl da temiz kalabilmişler. Sen Kürt müsün? Diye safça sorduğum yaşlı bir amcanın sertçe evet deyişi, ardından hüzünlü bakışlarla küçümsendiğini düşünmesi… Onunda ailesinde 12 şehit kalmış Arıburun sırtlarında oysa… Utandım, lafı da çeviremedim ama iliklerime kadar utandım. Dedelerimiz deyip övündüklerimizden birini istemeden, farkında olmadan hor görmüştüm, sen Kürt müsün? Sorusuyla. Benim de gözlerim nemlenince, yolum uzun bahanesiyle kaçar gibi kaçtım, yola koyuldum.
            Bu topraklarda yol aldıkça şaşkınlıklar yaşamamak mümkün değil. Bunca hoşgörünün, bunca sevginin yüklü olduğu bu diyarlar, nasıl oluyor da terörle ölümle anılabiliyor? Bunu algılayabilmekte güçlük çekiyorum.
            Keban’dan ayrılma vakti geldiğinde hissettiklerim bunlardı. Kahvaltımızı yapıp bizi Arapgir’e getirecek araçta atladık yeniden düştük yola. Oysa bugün dinlenme günümüz. O nedenle araçtayız zaten, dinleniyoruz işte.
            Turgut Ağabey…
            Ali ağabeyinin İzmir’den arkadaşı. Yirmi yılı aşkın birlikte çalışmışlar. Dünya gerçekten küçük, sen gel Arapgir’in Budak köyünde buluş…
            Arapgir…
            İlginç bir ismi var kuşkusuz. Arapların diyarını andırıyorsa da pek alakalı olduğu söylenemez.
            Arapgir; alışılagelmiş Anadolu kasabasından çok bir Karadeniz yerleşim yerini andırıyor. Gerek coğrafi yapısı, gerekse bitki örtüsü ilk anda şaşkınlık yaratıyor. Dediğim gibi tipik bir aradeniz yerleşkesi örneği karşımda gördüğüm. Dik yamaçların minicik düzlükleri genişletilerek biri birine çok uzaklarda kurulan evlerden oluşan bir yerleşke. Her yandan fışkıran mini şelalelerden kulaklara ulaşan suyun huzur verici sesi ve yeşilin her türünü üzerine geçirmiş ormanı. Kendine has bir vadi, etrafındaki korunaklarıyla böylesine bir yer oluşturmuş. Şehrin içinden geçip birkaç kilometre ilerledikten sonra ortam tamamen klasik Anadolu bozkırı görüntüsüne dönüyor. Arapgir’in Budak köyü de işte bu nitelikte. Turgut ağabey bizi kapının önünde bekliyor, yanında annesi ve dayısı. Munzur dağlarının gölgesinde, karlı tepelerin göz kırptığı hoş bir Anadolu köyü Budak.
            Bütün Anadolu gibi yalnızlıktan şikâyetçi özlem yüklü bir toprak parçasındayız. Köyde kalanlar, göçenlerin minicik bir bölümü. Bütün köy evlerinin kaderi aynı, ilgisizlik ve yalnızlık. Evin bahçesini gezdiriyor Turgut ağabey bize, badem ağacından badem yiyerek anlatıyor yalnız kaderini topraklarının. Üzüm bağını gezerken içi gidiyor Turgut ağabeyinin, gidince hali belli değil bağın. Çocukları İzmir’de ve gidecek O da. Bu kaderi paylaşan on binlerce dönüm toprak, yüz binlerce ev var Anadolu’da. Gezimiz boyunca toprakların yalnızlığıyla ilintili sohbet ettikten sonra yemek için eve dönüyoruz. Menümüz de, tavuk, sucuk, domates, salatalık var. Bahçedeki ocağı yakma uğraşı Turgut ağabeyinin, diğer hazırlıklar da bayanların olunca, kalanlar da fotoğraf çekmeye koyuluyor. Ben de bir süre sonra bir türlü istenilen gibi yanmayan ateşe el atıyorum. Yemek faslından sonra ateşi iyice harlayıp tam bir kamp ateşi kıvamına getirdim. Yağmur yağmaya başlayınca eve kaçıştık hepimiz. Sohbet konuları değişken süregeldi ve yatma vakti…
            Budak köyünde gece, yarın yine uzun ve zor bir yolumuz var, hedefimiz Erzincan…
Cyclingtr
Yazar Hakkında :

Bir Yorum Yazın