Mevlana Yolu 6.Gün

27/05/2008  //     //  Turlar ve Organizasyonlar

Bu beden eliyle ne yazarsa mutlaka onu kalemle yazar.
Fakat canın kendisine yazdığı yazı da kalem bulunur mu?
Kalemler nerede???

6. Gün, 11 Mayıs 2008 Pazar
            Ve yeni bir, nefis bir gün üstelik. Dünden sonra, böylesine parıltılı bir hava nasılda keyifle uyanmama yardımcı oldu. Kampımızı toparlayıp, bisikletlerimiz yükleyip kahvaltıyı yolda yapmak üzere takılıyoruz çizgilere. Malatya’ya kadar önümüzde kat edilmesi gereken düz 25 kilometrelik bir yolumuz var. Planımızı Keban’a varmak. Yine plana göre bizi bekleyen mesafe 100–110 kilometre. Haritalara göre geçilmesi gereken bir dağ geçidi yok. Lakin geride bıraktığımız günlerin tecrübesi, haritalara pek inanamamak gereği yönünde. Bir diğer sorunumuz da, yolun güvenli olup olmadığı. Malatya’ya vardığımızda, şehrim hemen girişindeki askeri garnizona uğrayıp, yolun güvenliği hakkında bilgi almaya çalıştık. Sorun olmadığını ama ileride önümüze çıkacak komando birliğine danışırsak daha detaylı bilgi alacağımızı öğrenip, bahsedilen komando birliğinden detayları öğrenmek için Malatya içlerine doğru yola koyulduk. Komando birliğinin verdiği bilgi yüzümüzü güldürdü, yolun son derece güvenli olduğunu ve gönül rahatlığıyla yolumuza devam edebileceğimizi söylediler. Bizi Keban’a ulaştıracak kavşağa döner dönmez ilk akaryakıt istasyonunda kahvaltı için mola verdik.
            İnsanın aklı da, fikri de ondan ayrı düştüğü için soğumasından ileri gelir. Fakat insan, aşk şarabı ile karşılaşınca, ne akıl kalır, ne fikir.
            Selma abla ve Timur abla dün öylesine zorlandılar ki, bugün için otobüsle Erzincan’a gidip Serkan’la orada buluşup, iki gün bizi beklerken dinlenip gezinmeyi planlamışlardı. Lakin sabah erkenden çıktığımız ve bir saatte arkadan esen rüzgârla kat ettiğimiz 25 kilometre morallerini biraz düzeltmiş olmalı ki, kararlarını tartışmaya başladılar. Sonunda iki gün beklemenin zor olduğuna ve bacaklarını da güvenerek Keban’a kadar gelip akşama tekrar düşünmeye karar verdiler. Güzelce karınlarımızı doyurduktan sonra düştük yeniden yollara. Kaysı bahçeleri, bağ evlerinin arasında yılan gibi kıvrılarak Fırat’a doğru koşturan düz ve keyifli bir yolda ilerlerken ekibin de dünden kalan moral bozukluğu, tepemizde gülümseyen güneşin ılık dokunuşlarıyla buhar olup uçmuştu. Karakaya baraj gölünün uzantısının altında süzüldüğü bir köprüden geçip ikinci molamız için her zaman ki gibi başka bir akaryakıt istasyonuna girmeye karar vermişken, manzaraya dayanamayarak köprüden hemen sonra kısa bir fotoğraf arası verip mola yerine öyle gittim. İstasyonun emen girişinde balıkçıların ellerindeki koca turna balıkları dikkatimi çekti. Neredeyse benim yarım kadar varlardı hani…
 
      Evet,
      Aşk şarabı ile kendinden geçişte bir başka çeşit akıl vardır.Fakat gönlü yanık bir kişinin aklı nerede, korkulu ve karışık rüyalara dalmış akıl nerede???
 
            İyice dinlenip yeniden yola koyulduk. Keban’a giden yol, Karakaya baraj gölünün hemen kuzey-batısından devam eden, ilk kısmında Karakaya baraj gölü manzarası seyriyle sürerken, sonrasında Keban baraj gölü göz kırpışlarıyla noktalanan bir yol. Her yan, tipik Anadolu bozkırı. Atatürk baraj gölünün yakınlarındaki seyrimizde, gölün iklim ve bitki örtüsü üzerindeki değişimlerden bahsetmiştim. Burada aynı görüntüler yok. Sivas-Keban kavşağından hemen sonra, tipik bozkır manzarasıyla pedallarımız tam da altımızda dönmeye devam ediyor. Yolun durumu ise, muhitedir dalgalı. Hafif çıkışlar, çıkışların inişleri şeklinde süregelir halde. Kavşaktan sonra, belirgin bir sakinlik var. Keban’a kadar, eskiden ipek yolu olarak çok yoğun kullanılan bu topraklarda, yanımızdan geçen araç sayısı parmakla sayılacak kadar az. Bu durum bizim için çok da kötü değil, yollar bizim anlayacağınız.
            Kuş,
      Kafeste kaldığı müddetçe bir başkasının emri altındadır.
      Kafes kırılıp da kuş uçunca,
      O na verilecek emirler nerede???
 
 
            Son noktamız Keban, Ahmet ağabey ve ben önde, Ali ağabey, Timur ve Selma ablalar arkada yola devam ediyoruz. Morhamam diye bilinen, Deregezen köyüne kadar mola verecek bir yer yok. Önce ben ardımdan Ahmet ağabey varıyoruz Deregezen köyü meydanına. İnsanların bakışları her zamankinden arksız değil, oralardan gerek bisikletle gerek motorla geçen gezgin sayısı pek de az sayılmaz, garip olan bisikletle bu yolu yapıyor olmaktan çok Türk olmamız. Bunu tepkilerinin her anından algılamak mümkün.
            Köy meydanında bulunan bakkalın sahibi ayı zamanda köyün muhtarı. Tam karşıda jandarma karakolu ve diğer yanında köy berberi var. Sohbet sohbeti kovalarken zamanda atlı gibi kaçıyor. Geleli 1,5 saati geçti, ekibin kalan kısmından haber yok. Geçen araçlar 7 kilometre geride olduklarını söylüyorlar. Dere kenarında mola vermişler. Biz de daha fazla beklemeyip yola devam etmeye karar veriyoruz, 20 kilometre sonra yol ayrımında akaryakıt istasyonu olduğunu söylüyor muhtar ve orada beklemeye karar kılıp, atıyoruz bisikletlerimizin üzerindeki bedenlerimiz yeniden yola. Bahsi edilen kavşak Arguvan-Keban kavşağı ve o kavşaktan sonra Keban’a 40 kilometreden çok yolumuz var. Uzun bekleyişler ve ekibin geride kalması beni endişelendirmeye de başlıyor. Akşam olmadan Keban’a varmış olmalıyız, kaldı ki yol üzerinde kamp atılabilecek bir yer de yok. Bir de yolun zorlaşmaya başlıyor olması, daha çok çıkış eğilimli oluşu endişeme tuz biber oluyor. Kavşaktaki bekleyişimiz de 1,5 saati buluyor ve ekip en nihayetinde bir araya gelebiliyor. Saatim ise henüz 13:30, önümüzde ise 40 kilometre civarı bir yol var.

 

            Sıra geldi Arapgir kavşağına. Arapgir kavşağından sonra 15 kilometresi tamamen inişmiş yolumuzun. Yani kala kala 25–30 kilometre yolumuz kaldı. Lakin önümüzdeki yol, manzara açısından süper olsa da, tırmanış sayılacak nitelikte. Arapgir kavşağına vardığımda Ahmet abiden de eser gözükmüyordu. Kavşakta çingeneler kamp kurmuşlar bana bakıyorlardı. İnişten önce telefon açmak akıllıca olacaktı ama telefon maalesef çekmiyor. Evet yolun kalan kısmı iniş ama büyük çoğunluğu yeni yol çalışması nedeniyle mıcır kaplı. Anlayacağın umduğum keyfi alamadım inişte de. En nihayet yol çalışmalarının son bulduğu noktada asfaltla buluşur buluşmaz bırakıverdim bisikletimi özgürlüğüne, o beni Keban köprüsüne kadar getiriverdi. Köprüyü geçmeden hemen alabalık tesisleri bu akşamki kamp yerimiz olarak uygun gözüktü ve durdum. Bir süre sonra Ali ağabey, Selma ve Timur ablalar araçla geldiler. Yolda Ahmet abiden yüklerini almışlar, o da ulaştı kamp yerimize. Tesisin yetkilileri gayet ilgili davrandılar. Alabalık menüsünden oluşan akşam soframızda karınlarımız doyurup, nefis görünen bir alana çadırlarımızı da kurduktan sonra, bir sonra ki günle ilgili düşünemeye başladık. Ekip hırpalanmıştı ve yarın ki yolumuzda çok ça tırmanış vardı. Önce indiğim Keban rampası, ardından Arapgir öncesi Örtülü ve Övledik geçitleri, sonrasında da Kemaliye öncesi Dutluca geçidi. Kararımız yarın dinlenmek yönünde oldu ama dinlenme işini Arapgir’de yapacaktık. Arapgir’e kadar da araçla gitmeye karar kılıp Fırat esintilerinin ritmine kurulu çadırlarımıza attık kendimizi. Çadıra girmemizle başlayan yağmurun tenteye her dokunuşunda yarattığı tıkırtının keyfi ise bambaşka oluyor. Dalmış gitmişim…
Cyclingtr
Yazar Hakkında :

Bir Yorum Yazın