Likya Yolu

05/05/2008  //     //  Turlar ve Organizasyonlar

Tanrı ve insan bir olup Likya’yı yaratmış. İnsana boşluğu duvarlarla sınırlamak, mekânlar yapmak düşmüş. Boyamış duvarlarını, heykeller ve kabartmalarla donatmış her yanını. İstemiş ki; evinde kendisini, tapınakta tanrısını, kamu binalarında yönetimini onurlandırsın. Tanrı da geri kalacak değil ya, tüm bunlar için taş sunmuş, çamur sunmuş, ağaçların en iyisini sunmuş, üstüne de ışık düşürmüş. En mavi denizi de değdirmiş eteklerine.

Bir büyüdür Likya…

Dağları, sulak vadileri ile. Likyalıları deniz halkı yapan Akdeniz’le benzersiz rüyadır. En çılgın bulutlar sarar doruklarını, birer gelin gibi salınır serdiler yükseklerinde. Her güneyde göze gelir uçsuz bucaksız maviler.

Bir ışıktır Likya…

Zengindir, bitkiden, hayvandan ve de insandan yana. An olur Kuzey Afrika Hurması sürgün verir Patara’da, nesli tükenmekte olan Caretta baş çıkartır Akdeniz mavisinden. Kardelen uzatır kırılgan yapraklarını Esentepe’de. Başınızı çevirdiğinizde Elmalı Sediri dimdik tanrıya uzanmaktadır çamlara inat. Her köşesinde farklı insan kümeleri yüz gösterir, kelebek kanatlarıyla yarışır renklilik.

Yaşanmışlığın tanığıdır Likya…

Her şeyin, taştan, çamurdan ya da metalden tanıkları: Kimi zaman küçük bir seramik parçasıyla Neolitik’e, kimi zaman topraktan arta kalmış tanrı heykeliyle Helenistik’e götürü ruhları. Perikle’nin gücünde destan çağı Likası’nı, St.Nicholas’ın ayak izlerinde Hristiya yarımadayı izletir. Abdal Musalarla da İslam’ın resmi çizilir Teke’de. Bazen bir yazıtın izlerinde Roma’dır tarih, Finike denizinde Bizans’ı yenen Abu-i Avur, bazen de Şahluklu’nun baş kaldırdığı Osmanlı’dır

Nevzat Çelik kadife kıvamında kalemiyle böyle anlatmış geçmiş zamanların ışık ülkesi Likya’yı. Bugünde güneşli dağları, muhteşem koyları, her ton mavisi, karlı zirveleriyle Teke yarımadasıdır Likya. Geçmişten saçıla parlak ışık sadece dağların doruklarını ve engin mavilikleri aydınlatma yetinmeyip, bugünün lisesine isim babalığı yaparak engin bilginin kaynağı da olduğunu göstermektedir. Büyük usta Aristotales’in ilk derslerini verdiği Lykeion Gymrasion’un Likyalı Apollon’a adanmasıyla başka bir anlam kazanmıştır ışığın ülkesinden yansıyan bilgi zerrecikleri.

Teke Dağlık Bölgesi, namı değer Likya yurdu…

Dalaman Vadisi, Fethiye dağlık bölgesi, Fethiye-Kaş çevresi, Beydağları, Acıpayam havzası ve çevresi, Korkuteli havzası ve çevresi. İşte Likya yurdu.

29 Şubat 2008 Cuma…

Köyceğiz-Zaferler-Hamitköy-Sultaniye-Çandır-Dalyan ( 50 Km. )

Likya yolundayız. Yani aylarca beklediğimiz, sabırsızlıkla yol hazırlıkları yaptığımız projenin başlangıcında. Yedi kişiden oluşan ekibimiz dün Köyceğiz otogarında buluşup geceyi Toparlarda ki evde geçirdikten sonra yollardayız. Ben Göktürk Günal, Atilla Altınok, Serkan Taşdelen, Atilla Akagündüz, Ali Aktuyun, Mehmet Değirmenci ve gülen yüz KevseSeri.

Yolculuğumuzun ilk metrelerinde Ali Aktuyun çantalarının hışmıyla turun ilk kazasını geçirdi. Oldukça ciddi saylacak bir kazayı ufak diz sıyrıkları ve zedelenmeden ağrısını tur boyunca çekeceği kaburga ezikleriyle atlattıktan sonra, narenciye bahçelerinin sırdaşlığında Toparlardan Zaferler köyü istikametinde Hamitköy’den geçerek Dalyan’a varma üzere yola koyulduk. İlk gün için kısa ama rampası bol bir yol bizi bekliyordu. Köyceğiz gölünün eşsiz renk cümbüşüne bulanmış manzarasının esareti altında Sultaniye öncesi rampaları tırmandık ve sıkça fotoğraf molası vererek Sultaniye’de ki çamur banyosunun yapıldığı belediye tesislerinde ilk uzun molamızı verdik. Mevsim itibariyle sakin olmasına karşın yine de birkaç turistin çamura battığına tanık olabildik. Benim için ilk gün oldukça zorlu geçiyordu, nedeni ise ciddi bir idrar yolu enfeksiyonu geçiriyor olmamdı. Önümüzde bizi Çandır köyüne ulaştıracak 5km ye yakın dik tırmanışlar vardı. Neyse, öyle ya da böyle çıkılacak rampalar deyip yola koyulduk, Kaunos’a vardığımızda özellikle ben bir hayli bitkindim ve benim kadar bitkin düşmüş arkadaşlarında kabul etmesiyle Kaunos’a tepeden bakmakla yetinip kaya mezarlarının uzağından görüntü alıp Dalyan’a vardık. Karşı kıyıya geçmek için tek yol olan kayıkla dört seferde, oldukça ilginç görüntüler eşliğinde karşı kıyıya geçebildik. Görüntünün ilginçliğini yaratan tepeleme yüklü bisikletlerimizin kayıkla karşıya taşınırken oluşturduğu görüntüydü.

Karşı kıyıda bir tekneci bizi bekliyordu ve ısrarla çok ucuza Dalyan turu yapmamız için çaba harcadı. Oysa özellikle ben bitkindim ve bir an önce karnımı doyurmak, kamp yerini belirleyip çadırımı kurmak arzusundaydım. Belediyeye gidip kamping alanı belirledikten sonra Ortaca’ya doğru 7km daha yolumuzun olduğunu anladık. Bir an önce kamp alanına varmak için düştük yola ve belediyeye ait, sezonda çalışan ama bu gün itibariyle kapalı olan ören yerine vardığımızda bekçi bizi bekliyordu. Sürgülü demir kapı açıldı ve günlük ağaçlarının gölgelendirdiği oldukça güzel, kamp için çok uygun ören yerine vardık. Herkes çadırlarını kuracağı alanları belirleyip çadır kurma işine daldı. Sarkanla Kevser etrafı açık bir ahşap yapının üzerine kurdu çadırlarını, biz diğerleri ise toprağa kurmayı tercih ettik ve koyulduk işe. İlk kamp alanımıza çadırların kurulma işlemi yarım saat kadar sürdü. Ben matı atar atmaz üzerine de kendimi attım ve hastalığın iyice tetiklediği yorgunluğun etkisiyle uykuya yenildim. Bir saat kadar uyudum sanırım, uyandığımda herkes yemek için hazırdı. Ama ne yiyeceğimiz konusunda kararsızlık oluşmuştu, Sarkanla Kevser Dalyan’a dönüp tavuk almaya karar verdi, biz kalanlar da yakındaki marketten makarna ve çorba alıp benzin ocağında yemeğimizi hazırlayıp yedik. Yemeğin ardından hemen antibiyotik alıp tedaviye başladım. Bekçi ve bekçinin eşi bizim için kapalı olan restorandı açtı ve çok ihtiyacımız olan sıcak çayları hazırladı. Bir bardak demli ve sıcak çay hepimizi kendimize getirdi ve koyu bir sohbet başladı. Motor kullanmakta olan bekçi ve eşi, rotamızı duyduklarında, klasik tepkilerini verdiler ve bizim deli olduğumuza kanaat getirdiler. Biz de gülüştük.

1 Mart 2008 Cumartesi…

Dalyan-Gökbel-Mergenli-Güzelyurt-Akıncı-Dalaman-Şerefler-Göcek ( 60 Km.)

Her sabah olacağı gibi bu sabah da Atilla Altınok saat 03.00 de uyanmış. Ekibin geri kalanı ise 07.00 sularında uyandık. Saat 09.00 a kadar toparlanma, bisikletleri yola hazırlama ve kahvaltı ile geçti. 09:00 da yol tarifini bekçiden iyice alıp teşekkür faslından sonra yola koyulduk. Tarlaların arasından düz bir yolda oldukça keyifli bir seyirle Dalamana vardık. Dalamandan Muğla – Antalya karayoluna bağlanmak için sonra ara yoldan devam ettik, sola sapılması gereken bir sapakta Attila Altiok rampa sevdasıyla devam etti, bana da onu yakalamak düştü, Allahtan motosikletli iki genç imdadıma yetişim Atilla abiye haber verdiler de yetişme zahmetine katlanmak zorunda kalmadım. Geri dönüp sapaktan sola giden yoldan ana yola doğru devam ettik. Ana yola bağlanan son 50 metrelik rampa öylesine sertti ki neredeyse bisikletten inecektim. Ve ana yola çıktık. Göcek rampaları öncesinde tünele doğru devam ederken, tartışma tünelden geçip geçemeyeceğimiz konusuydu. Ben ve Serkan daha önce bu yoldan geçmiş olduğumuz için deneyimlerimizle tünelden geçmemize izin vermeyeceklerini biliyorduk. Kevser ise ısrarla tünelden geçme yanlısı tavrını tünele kadar sürdürdü. Lakin tünele bisiklet almadılar, Kevser araç da durduramayınca vurduk Göcek rampalarına. Zor ama yolculuğumuzun en güzel manzaralarını bize sunan bir tırmanış oldu. Özellikle inişi, er tırmanış sonrası olduğu gibi çok keyifli oldu. Zirvede bolca fotoğraf çektik, hatta ben inişte arkada kalıp, yılan gibi kıvrılan yolda hızla inen arkadaşları fotoğrafladım.

Bugün ki niyetimiz, daha doğrusu plan Fethiye’ye varmaktı ama ilk fireyi verip, programı delerek Göcek’te kamp atmak için Göcek sapağından Göceğe yöneldik. Yine belediyeye gidip kamp için yer sorduk, tam marinanın karşısında plaja kamp kurmak için izin alıp, milyon dolarlık teknelerin yelken direklerinin gölgesinde çadırlarımızı kurduk ve ikinci gün de kampı atmış olduk. Yemek konusunda yine fikir birliğine varamayınca herkes başının çaresine baksın deyi, ben Ali ve Atilla Akagündüz Göcek merkeze bir balık lokantasına gidip kısa bir pazarlıktan sonra batan güneşin Göceği yalayıp yüzümüze vuran kırmızı görüntüsünde, aslan sütümüzden yudumlayarak levreklerimiz yedik. Kamp alanına döndüğümüzde Mehmet’in yaptığı ilmik helvasından da tadıp uyku bölümüne geçtik.

2 Mart 2008 Pazar…

Göcek-Fethiye ( 40 Km.)

Milyon dolarlık teknelerin yelkenlerinden gelen sabah esintisi, Göcek koylarının günün ilk ışıklarıyla aydınlanması. Bunları umarak çadırımdan çıktığımda beni bekleyen, kapkara bir gökyüzü ve her yanı saran kara yağmur yüklü bulutlardı. Hızla kampı toplayıp bisikletlerimizi yükledikten sonra, kahvaltı için Göcek merkezde bir çay ocağına vardık. Teyze bize nefis gözlemeler yapmaya koyulmuşken, ilk damlalarda düşmeye başladı. Gözlemeleri beklerken, yağmurun hışmından korunma hazırlıklarına başladık. Çantalarımızı kimi çantalarda var olan yağmurluklarla, kimi de battal bot çöp poşetleriyle sarıp sarmaladı. Yağmura uygun kıyafetler kuşanıldı ve nefis gözlemelerle karınlar doyduktan sonra bisikletlere binildi. Henüz Göcek’ten çıkmamışken damlalar sert bir sağanağa döndü. Öylesine yağıyordu ki yağmur, herkes kendini ilk bulduğu saçağın altına attı. Geçen zaman yağmurun şiddetini arttırmaktan başka bir şeye yaramayınca başta ben olmak üzere devam deyip yola koyulduk. Sıkı sağanağın altında Fethiye’ye yola koyulduk. Bazen gözlerimizi açmakta zorlanarak Fethiye’ye kadar yoğun yağmurun altında yolumuza devam ettik. Fethiye’ye vardığımızda Delta bisikletin açık olmasını umarak daldık caddelerine. Ama Pazar günü açık olacağı umudumuz yoktu. Şansımız bu kez yolunda olmalı ki, Deltaya mal gelmiş onlarda malları yerleştirmek için açmışlar dükkânı. Dükkânı açık görünce hepimiz sevinçle, Aykut ise şaşkınlıkla karşıladı bizi. O sağanakta 7 bisikletli. Kuru bir yer bulmuştuk, tamamen ıslanmış halde daldık Deltadan içeri. Benim bisikletimdeki teknik sorunlar giderilirken Sarkanla Kevser’de kalacak bir yer bulmak için Kevser’in kuzeniyle buluşmaya gittiler. Serkan dönene kadar benim bisikletin sorunu giderilmişti. Güzel haber Serkan’la geldi. Geceyi Kevser’in kuzenin evinde geçirecektik. Bu arada Aykut’la rotamız üzerinde konuşuyorduk, Kabak koyundan sonra yolun patika olabileceğini anlattı ve bu yağmurdan sonra ciddi bir çamurun bizi beklediğini söyledi. Bu konuşmanın ardından vedalaşarak yola koyulduk, hedefimiz Hisarönü yolundaki Kevser’in kuzenini eviydi. Eve varana kadar da yağmur devam etti ve en ufak ayrıntımıza kadar ıslanmış şekilde eve vardık. İki katlı, muhteşem manzaralı bahçeli şirin bir eve ulaştık. Üst katı tadilattaydı ama çatısı vardı ve kuruydu. Bizim için o an en lüks yer orasıydı. Üstelik sıcak suyu da var. Doğruca üst kata çıktık. Üzerimizdeki ıslakları kurularıyla değiştirmek umuduyla çantalarımızı açtığımızda asıl sürpriz bizi bekliyordu. Sadece üzerimizdekiler değil, çantalarımızdakilerde ıslaktı ve maalesef kuru kıyafetimiz yoktu. Ne yapacaksın ıslaklar içinde en kuru olanları giyinip, diğerlerini de kurular umuduyla astıktan sora alt kata klimanın karşısına koştuk. Keyifsiz yüzlerimizi alt kat kapısından girer girmez tebessümden gülümsemeye dönüştü. Nedeni, Kevser’in hazırladığı yemeklerin burnumuza ulaşan sıcak kokularıydı. O kadarcık zamanda Kevser harikalar yaratmış, nefis bir çorba, patlıcan yemeği ve pilavı pişirivermişti. Özellikle sıcacık çorba muhteşemdi. Defalarca Kevser’e teşekkür etmemiz gerekti çorbaların tadının ardından. Klimanın sıcak esintisi üzerimizdekileri de iyiden iyiye kurutunca değmeyin keyfimize. Ev sahipleri ise evde yoktular, Ortaca’ya gitmişler. Onları beklerken düşen başlarımız beklentimizin sonunu beklemeden yeniden üst kata, tulumlarımıza götürdü bizi.

Sabah uyandığımızda dünkü afetten eser yok, yazın göz kırptığı bir sabahla uyandık. Lakin kurusun umuduyla astığımız giysilerimiz astığımız gibi duruyorlardı. Yapacak bir şey yok, öylece tıkıştırdık çantaları, yükledik demir atlara, yollandık alt kata. Yine güzel bir sürprizle karşılandık. Bu defa ev sahibi de odadaydı. Mükerrer bir kahvaltı sofrası da hazırdı. Sohbet kahvaltı derken rota konusu konuşulmaya başladı. İşte o an Likya yolu sihrinden mecburiyetten uzaklaştık. Kabak koyu ve Faralya, dolayısıyla Kelebekler vadisi rotasını, patikaların çok çamur ve geçilmez olduğuna inanarak değiştirdik.

3 Mart 2008 Pazartesi…

Fethiye-Kemer yolu- Girmeler-Güneşli-Kadıköy-Saklıkent-Palamut-Kınık-XANTHOS ( 60Km.)

Islak bir günün ardından anlatılardaki ışığın ülkesi Likya burası dedirten bir güne sarıldık. Gökyüzü ışıl ışıl, ger yanımızı kaplayan güneşin neşesi damarlarımızda dolaşmaya başlamıştı bile. Kevser’in kuzeninin miafirperverliğine de diyecek söz bulamadım şu an. Tabi akşamkine benzer bir sürprizle bize karşılayan Kevser’in emekleri de ayrıca övgüye değer.

Kahvaltının ardından kaçınılmaz rota revizyonu ile Kemer yoluna doğru yola koyulduk. Nefis bir hava, arkadan esen rüzgâr, anlayacağınız keyfimize diyecek yok. Hızla Saklıkent’e doğru yol aldık ve öğlen olmadan vardık.

Saklıkent’i nasıl anlatmalı ki…

Masallar diyarından fırlamış bir manzaranın çarpması insanı. Anlatı damarlarını kesiyor. Kanyonun önündeki köprünün pervazına bisikletimi dayar dayamaz attım kendimi kanyonun derinliklerine. Suyun senfoni misali sesinin büyüsünde, fotoğraf makinesinin vizörünü gözümden uzaklaştırmaya fırsat bulamadan kanyonun derinliklerinde buldum kendimi. Her yandan gelen küçük dereler, net bir su görüntüsü, esen rüzgâr, etrafımı kucaklar misali sarmış kayalar, kayaların üzerinde yer yer filizlenmiş doğa… Anlatısı imkânsız manzarada dalsım, kayboldum. Ardımdan Atilla ağabey elinde makinesi geldi, sonra Serkan’da aynı şekilde. Uzunca bir süre bolca fotoğraf çekerek kanyonda gezindik. Sonrası da farklı değildi. Yemek yemek için gittiğimiz restoranında içinden bir dere akıyordu ve içine soktuğumuz ayaklarımız 60 saniyede donma noktasında hissizleşiyordu. Alabalık sipariş edip, derede yüzen ördek ve kazlara ekmek attık. Yemek kapma telaşlarıyla bir miktar da ıslandık. Lakin hava öylesine güzeldi ki, ıslaklığımızı pek umursayacak halimiz yoktu. Balıklarımızın yanında birer de bira patlatıp, doya doya doğanın görüntüsünü içimize çektikten sonra Likya ülkesinin başkentine doğru sürüdük demir atlarımızı. Kınık’a vardığımızda gün sonlanmasına az kalmıştı. Xanthos antik kentinin bulunduğu tepenin hemen yamacında, kalıntıların içinde kurduk kampımızı. İlk kamp ateşimizi de orada yaktık. Sucuklarımızı ekmek arasına sıkıştırıp midemizi tıkıştırdıktan sonra, ateş kenarında sohbetin doyumuna eremeden attık kendimizi tulumlarımızın içine. Bir günü daha Xanthos eteklerinden kovalamış olduk. Tek sorunumuz hala kurutmayı başaramadığımız giyeceklerimiz di, Allahtan uyku tulumlarını korumayı başarabilmiştik…

4 Mart 2008 Salı…

Kınık-Ovaköy-Patara-Gelemiş-Yeşilköy-Kalkan-Kaş ( 60 Km.)

Patara antik kenti Fethiye – Kalkan arasındaki bereketli Xanthos vadisinin güneybatı ucunda yer alır. Ana yoldan Gelemiş yoluna sapıldığında 5 km.lik yol bizi Patara harabelerine götürür. Apollon tanrının doğduğu yer olarak bilinen Patara, Lykia’nın en önemli ve en eski şehirlerinden birisidir. Hitit Kralı IV. Tudhaliya (M.Ö. 1250 – 1220) Lukka seferi sırasında “Patar Dağı’nın karşısında adaklar ve armağanlar yaptım, steller diktim, kutsal mekanlar inşa ettim” demiştir. Patara, Xanthos vadisinde denize açılabilecek tek yer olması nedeniyle tarih boyunca önemli kent olma özelliğini her çağda devam ettirmiştir. Yeni kazılar onun eski tarihini de ortaya çıkarması bakımından çok önemlidir. Lykia Birliği içindeki Pınar’a, Xanthos, Olympos ve Myra gibi Patara da üç oy hakkına sahipti. Birlik toplantıları çoğu kez birliğin limanı durumunda olan Patara’da yapılmakta idi. Roma egemeliğine geçtikten sonra da önemini yitirmeyen Patara, Roma valiliklerinin adli işlerini gördüğü bir merkez oluşu yanında Roma’nın doğu eyaletleriyle bağlantısını kurduğu bir deniz üssü olarak da önemini korumuştur.. Şehir Bizans döneminde de önemini devam ettirmiş, Hristiyanlar için önemli bir merkez olmuştur. Zira “Noel Baba” diye anılan Saint Nicholaos, Pataralıdır. Ayrıca St. Paul Roma’ya gitmek için Patara’dan gemiye binmiştir. Böylece Erken Hristiyanlık döneminde bir Piskoposluk merkezi olmuştur. Ne yazık ki Patara’da şansızlıklar başlamış, tanrılar ve kutsalkişiler buraya yüz çevirmiş gibi 1600 m uzunluğunda ve 400 m genişliğindeki liman kumlarla dolmuştur. Böylece gemiler yanaşamamış, bu da Patara’nın yavaş yavaş önemini yitirmesine sebep olmuştur. Günden güne kumlarla örtülen Patara kumların altında uyuyan güzel olarak günümüze kadar gelmiş

Tepeden toprak yoldan süzülerek inmeye başladığınızda etrafınızı saran ormanın güzelliği, yolun sonun da tamamen farklılaşıyor. Cennet ormanlarındı sıyrılıp anında cehennemin çölüyle karşılaşıyorsunuz. Ormanın hemen bitiminden sonra başlayan çölü andıran Patara kumsalı, kilometrelerce, ya da başka bir tabirle göz alabildiğince uzayıp gidiyor. Kum tepeciklerinin ardından Akdeniz’in kıyıyla buluşma melodisi kulaklarınıza ulaşınca koşmaya başlıyorsunuz inci gibi kumlarda. İlk tepenin ardından alabildiğine mavisiyle Akdeniz çarpıveriyor yüreğinize. Arkanızı döndüğünüzde doruklarını karların kapladığı dağlar ve yemyeşil Likya ülkesi yine şaşkınlığa sürüklüyor ruhları. Üzerinde bulunduğunuz yer çöl oysa deyiveriyor yürek. İşte Patara’dayız. Başkentin, Xanthos’un liman şehri, tanrıların doğum yeri, azizlerin mekanı Patara. Ben bu kadar anlatabildim, gerisini siz hayal edin…

Geldiğimiz yoldan, yine sihirli ormanın fısıltılarına kulak kabartarak dönüş yoluna koyuluyoruz Patara’dan ayrılmak ne kadar zor olsa da. Eren tepesinin yamaçlarından Gelemiş köyüne el sallayarak anayola atıyoruz kendimizi. Kalkan’ın eşsiz görüntülerinin eşliğinde Kaş’ a doğru sürüyoruz demir atlarımızı. Yol boyu irili ufaklı koyların sihrinde ilerliyor demir atlar ve bolca fotoğraf molası vererek karşımızdan esen rüzgârın yorgunluğundan arınmaya çalışarak merhaba diyoruz Kaş’a. Patara’yı geride bırakmanın hüznünü, Patara’ya uğramış olmanın keyfiyle harmanlayarak dalıyoruz bir kampinge, karşımızda Meisin ışıkları öncesi…

Kmapingde konaklama yöntemi çok. İsteyen çadırını kurabiliyor, isteyen duşsuz ve klimasız oda tercihi yapabiliyorken, isteyen de biraz daha lükse kaçıp, klimalı lüks bir odada konaklayabiliyor. Ben ve Ali Altuyun klimalı oda tercihimizi kullandık, diğer arkadaşlar ise çadır deyip kurdular çadırlarını. Yerleşme faslından sonra zilçalan midemizin zillerini susturmaya geldi sıra. Ben, Atilla Altınok, Atilla Akagündüz , Ali Aktuyun ve Mehmet Kaş’da zilleri dindirmeyi tercih ederken, Serkan ve Kevser kampingin imkanlarını kullanmayı yeğlediler. Menümüzde çorba ve lahmacun, ardından da marina yanındaki bankta kabuklu fıstık, bira ve sohbet vardı. Yataklarımıza yattığımızda yeni güne az kalmıştı. Kaş’tan uğurladığımız günün ardından bizi bekleyen yoldan pek bahsetmeden daldık tatlı uyku dehlizinin derinliklerine…

5 Mart 2008 Çarşamba…

Kaş-Ağıllı-Davazlar-Gürses-Demre-Myra-Noel Baba-Beymelek ( 60 Km.)

İşte yol bu dedi Atilla ağabey. Adam tam bir terminatör. Yokuş olsun da, gerisi mühim değil. Her gün sabah üçte uyanıyor, sabah namazından önce mekik, şınav çekiyor, namazdan sonra çadırını topluyor, bisikletini yüklüyor, bizim kalmamamıza yakın gerdirmelerini bitirip bizi beklemeye koyuluyor. Yola koyulduğumuzda da gözü hep rampalarda. Kaş’tan sonraki 10 km tam Atilla ağabeyinin yolu anlayacağınız. İlk on kilometre tırmanış ve oldukça da dik. Sonrası da, Mehmet’in değimiyle onbeş kilometre kadar mutedil dalgalı. Dalga dediğim, öyle hafifçene dalgalanmalar değil, dört ye da beş tane ikibin metreye yakın tırmanışın olduğu, oldukça zor bir yol.

Kahvaltıdan sonra Kaş’tan yol aldığımızda on kilometre ensemde Atilla ağabeyinin nefesiyle tırmandım. Yaklaşık bir saatin sonunda zirve noktasına ulaşabildik. Yol ayrımındaki akaryakıt istasyonunda dinlenmeye ve beklemeye başladık. Yol boyunca kasalı arabaların hangisine Kevser kendini attı diye bakarak yol aldıysam da, Kevser tırmanışı tamamlamaya kararlı yoluna devam etmiş. Sırasıyla önce Atilla Akagündüz, Mehmet, Ali Aktuyun, Serkan ve Kevser ulaştı zirveye. Demre’ye inişe geçmeden önce onbeş kilometre daha hem rüzgar hem de mutedil dalgalı yol hepimizi hırpaladı. İniş ise tam bir ödül oldu. Akdeniz’den gelen mavi görüntülerin eşliğinde hızla Dermeye doğru yol aldık. Demre’ye vardığımızda hepimiz oldukça yorgunduk. Derme belediyesinin gösterdiği kamp yerlerini beğenmeyerek, yolda uygun bir yer buluruz kararıyla yola devam ettik. Beymelek’e vardığımızda, deniz tarafındaki çocuk parkı kamp için oldukça uygun göründü. Çalışanlar izin için bizi belediyeye yönlendirdi. Serkan’ın görevi olan belediye iletişimi işi için belediyeye gitti. Döndüğüne park değil konuk evini ayarladığını söyledi. Hepimizin yüzünde gülücükler açtı tabii. Çadır kurma derdiyle uğraşmadan belediye binasının üst katındaki konuk odasına yerleştik. Yemek yemek için belediyen hemen yanındaki hale yönlendirdiler bizi. Bölgenin sera potansiyelindeki yükseklik nedeniyle bütün haller oldukça hareketli. Beymelek hali de bu hareketlilikten nasibini almış ve al için iki lokanta, iki de market kurulmuş. Lokantada nefis adanalarla karnımızı doyurup marketten bir çuval kabuklu fıstık alıp, kamp kurmak için niyetlendiğimiz parka gidip oturduk. Dalga sesler, gecenin dinginliği ve yıldızların sırdaşlığında fıstıkları bitirinceye kadar sohbet ettikten sonra, uykunun kollarına atılmak için konuk odasının yolunu tuttuk. Belediye bekçisinin demlediği çaylarımızı da içtikten sonra yataklarımızın sıcaklığına bıraktık kendimizi.

6 Mart 2008 Perşembe…

Beymelek-Finike-Kumluca-Beykonak-Mavikent-Çavuşköy-Adrasan (60 Km.)

Sıkı bir kahvaltıdan sonra Kumluca’ya kadar sağımızda engin desenleriyle Akdeniz’in sırdaşlığında düz sayılabilecek bir yolda ilerledik. Lakin bugün rüzgar düşman kesildi adeta bize. Muhteşem koyları seyrettik, bolca fotoğraf çektik, Finike’de verdiğimiz molada teze sıkılmış portakal suyuyla serinleyip Kumluca’ya vardık. Bisiklet gönülüsü ziraat mühendisi bir dost tarafından ağırlandık ve karnımızı doyurduktan sonra yola koyulduk. Mavikent’e kadar rahat yol aldıktan sonra, beş kilometrelik bir çıkışın, ardından mutedil dalgalı bir yolun sonunda, altı kilometrelik inişle Çavuşköy’e vardık. Karnımızı doyurduktan sonra kamp için Olympos yerine Adrasan’da karar kılıp, Adrasan koyuna saldık kendimizi. Sessiz, sakin, tipik bir Akdeniz sahil köyü Adrasan. Nefis kumsalı, küçük pansiyonları, şirinliğiyle cennet bir yurdum köşesi. Kumsala kampımızı kurup akşam yemeği için açık yer aradık. Mevsim itibariyle çoğu mekan kapalı. Açık olan balıkçının pahalı balıkları ve tatsız tutumu nedeniyle Korelim pansiyonsa yemek yemeye karar verip, koyun en ucundaki Korelime vardık. Nefis Karagöz sipariş ettik ve aslan sütünün nahoşluğunda, uzun sohbetlerle karnımızı doyurup, enfes görüntülerin sarhoşluğunda çadırlarımıza vardık. Vardık varmasına ama bizi hoş olmayan bir sürpriz bekliyordu kamp alnında. İki Atilla ve Mehmet ertesi gün Antalya’ya ulaşıp dönmeye karar vermişler. Serkan’la Kevser’de Antalya’dan Adana’ya devam etmeye karar vermişler. Bunun anlamı grubun dağılması ve Likya yolu maceramızın son bulması oldu.

7 Mart 2008 Cuma…

Adrasan-Olympos-Tekirova ( 60 Km.)

Sabah uyandığımızda Atillalar ve Mehmet çoktan yola koyulmuşlardı. Biz dört kişi Olympos’ a vardık. Vardık ya tadımız tuzumuz kalmadığı için antik kenti şöyle bir dolaşabildik ancak. Ali ile kalsak mı kalmasak mı diye düşünürken Serkan’la Kevser, rampanın sonuna kadar minibüsle gitmeye karar verdiklerini söyleyerek bizimle vedalaştılar. Biz de koyulduk yola. Kala kala iki kişi kaldık. Tekirova’ya varmamıza az kala, yol kenarında gördüğüm çeşmenin kenarındaki çamlık alanda kamp kurmaya karar verip durduk. Çadırlarımızı kurduk, yanımızdaki bisküvilerle karnımızı doyurup, köylü bir çocuğun ikramı olan portakallarında tadına baktıktan sonra uyuduk.

8 Mart 2008 Cumartesi…

Tekirova-Kemer-Antalya-Otogar-Köyceğiz ( 80 Km. pedal)

Fiili olarak turumuzun bittiğini bildiğimiz için, çok da keyifle çıkmadık yola. Formalite icabı bir yolculuk olacaktı. Eğer Muğla otobüsleri bulunduğumuz yolu kullanıyor olsalar, Antalya’ya gitmeye de niyetimiz yoktu. Lakin otobüs güzergâhı Korkuteli olduğu için Antalya otogara ulaşmak şart olmuştu. 12:30 otobüsünde yerlerimiz ayırtmıştık ve hızla yola koyulduk. 11:30 a kadar biletlerimizin alınması gerekiyordu. 10:45 civarı vardık otogara. Seksen kilometre pedal bastıktan sonra 12:30 da otobüse atlayıp çoğunlukla uyuyarak geçen 4 saatli yolculuktan sonra Köyceğiz’e, başlangıç noktasına vardık. Tam arzu ettiğimiz gibi olmasa da, acısıyla, tatlısıyla Likya yolu projemizi tamamlamış olduk.

Sn. Atilla Altınok’a, Sn. Atilla Akgündüz’e, Sn. Mehmet Değirmenciye, Sn. Serkan Taşdelen’e ve Sn. Kevser Seri’ye, beni kırmayıp, bana ve bize yol arkadaşlığı yaptıkları için çok çok teşekkür ederim. Bu arada yazdığım kilometreler üç aşağı beş yukarı şeklinde yazılmıştır, yine üç aşağı beş yukarı, Likya yolu turumuzda 530 kilometre yol kat edilmiştir.

Sevgilerimle;

 

Cyclingtr
Yazar Hakkında :

Bir Yorum Yazın