Bisikletle Bayramda Ege

28/12/2008  //     //  Turlar ve Organizasyonlar

Hazırlayan: İbrahim KızılKaya                  

( Ayvalık-Aliağa-İzmir-Manisa)
10,11,12/Aralık/2008

Tur ekibi:  İbrahim KIZILKAYA- ( Bursa)

                 Kayhan ÖZOĞUL (Balıkesir)

                 Yücel KIZILTAŞ  (Balıkesir)

1.GÜN : Ayvalık-Aliağa (96 km)
2.GÜN : Aliağa-İzmir    (67 km)
3.GÜN : İzmir-Manisa   (39 km)   

              Heyecanlanmıştım Aralık ayının ilk günlerinde Balıkesir’den Kayhan Özoğul’un telefondaki  dost sesini duyduğumda. Ağbi diyordu bir şeyler yapalım mı bu bayramda?

Alelacele yapıverdik programımızı. Kısalan günleri ve muhtemelen bozacak olan havayı  bile hesaba katmadan.. Ne fark ederdi ki havanın nasıl olacağı. Dostlarla yine yollarda olacaktık sonuçta. Zaten içim sıkılıyordu bu aralar. Dağıtmalıydım iç sıkıntımı. Atmalıydım biriken enerjimi. Düşmeliydim yollara. Hızla hazırlıklarımı tamamladım. İkinci günün akşamında sözleştiğimiz gibi  Balıkesir otogarındaydım. Hoş geldin, ben Yücel diye seslenen bir başka dost sesle ilk kez tanıştım orada. Gece boyu sohbet ettik Yücel’le yıllardır birbirimizi çok yakından tanıyormuşçasına. Maceradan maceraya, hayalden hayale koştuk yüzüne yansıyan sıcacık dostluğuyla. Saat 02,00’ı geçiyordu yattığımızda.

 

 

Son kontrollerimizi yaptık

 

 Harekete hazırdık

 

1.GÜN

 

 Sabah erkenden kalktık.Hazırlıklarımız  tamam. Yücel Ayvalık otobüsünde ve Kayhan’la ben  yoldan bineceğiz otobüse. Yaklaşık 35 dakika gecikmeyle geldi otobüs . Bisikletlerimizi parçalamış olarak beklerken çok üşüdük. Sabah ayazı var Balıkesir’de. Sislerin arasından cılız hüzmelenen güneş henüz hiçbir şeyi ısıtmıyor. Camdan dışarıyı  izliyorum renkler üşüyor çimenlerin üzerinde. Ürperiyorum izlerken.

 

 

 Ayvalık otobüsünde şekerleme

 

           Kayhan uykusuz dün geceden. Kısa sürede uykuya dalıyor. Farkında bile değil Yücel’in yaptığı muzipliklerden.

           Yaşlı ve yorgun otobüsümüz yer yer bozuk olan yolda iniltiler çıkararak ağır ağır ilerliyor kıvrımlı Havran rampalarında. Otogara ulaştığımızda yıllardır birbirine hasret sevgililer gibi kavuşturuyoruz bisikletlerimizin ayrık parçalarını. Artık bisikletlerimiz ve biz  bir bütünüz.

 

 Ayvalık otogarında üzerimi değiştirirken paparazzilere yakalandığım an

 

 

 

 Sabah keyfi

 

 Kış güneşi içimizi ısıtıyor

 

         

           Ayvalık her mevsim güzel

 

 Çaylarrrrrr

 

 Yola düşme zamanı

 

     

 Ayvalık alıştığımızın dışında oldukça sessiz

 

           Yavaş yavaş güneşi hissetmeye başladık Ayvalık’ta. Limandaki  çay bahçelerinden birine dalıyoruz. Ayvalık tostunu yemeden geçip gitmek haksızlıkmış gibi geliyor üçümüze de. İnce belli bardaklarda içtiğimiz çaylarla  içimiz de ısınıyor. Yola düşme zamanı. Sahile paralel uzanan yolda ilerlerken bomboş geliyor Ayvalık gözümüze. Birkaç başıboş köpek, palmiyeler, fıstık çamları ve yaşlı taş yapılar sessizce tanıklık ediyorlar Ayvalık’tan geçişimize. Boş sokakların garip hüznünü bastırıyor içimizdeki coşku. Sarımsaklı’ya devam ediyoruz. Bir baştan bir başa hızla geçiyoruz Sarımsaklı’dan. İzmir yoluna çıkıyoruz. Önümüzde Altınova. Yol boyu uzayıp giden tarlalar kış güneşi altında soğuk bir kırmızıya bürünmüşler. Oysa birkaç ay sonra bereket fışkıracak bu tarlalarda. O mucizevi uyanışın  izlerini arıyorum yeni sürülmüş topraklarda. Havaya yayılan toprağın kokusunu tiryakilikle çekiyorum ciğerlerime.

  

    

 

                                       

 

 

           Bergama’ya doğru devam ederken ısrarlı çalan kornasıyla yavaşlayarak yakınlaşan bir araba hemen önümüzde duruyor. GPA’dan bir dost H.İbrahim Abi ve eşi iniyor arabadan. Kucaklaşıyoruz. 300 metre ilerideki kır kahvesinde sohbet ediyoruz. Çaylar ve kurabiyeler eşliğinde. 25-30 km. sonra bize göre ters yönden gelen İzmir ekibiyle karşılaşacağımızın müjdesini  veriyor bize. Dostlarla yollarda karşılaşmak ne güzel bir duygu.Konuşacak çok şeyimiz var ama yolumuz uzun. Vedalaşıyoruz. Yaklaşık yarım saat sonra karşı yönden gelen bisiklet grubu görüş alanımıza giriyor. Onların tarafına geçerek ortada buluşuyoruz. Ali abi, Selman, Serpil hanımı daha önceden tanıyoruz. Kucaklaşıyoruz dostlukla. Fotoğraflar çekiliyor ayaküstü. Gökova’dan sonra yolda karşılaşmak büyük sürpriz hepimiz için. Dönün diyorlar bize. Dönün birlikte Ayvalık’a doğru gidelim. Hayır diyoruz. Hedefimiz Aliağa. Vazgeçemeyiz biz hedefimizden. İzmir’deki diğer dostlara da  selamlarımızı bırakıp devam ediyoruz hedefe doğru.

           Bir süre yol alıyoruz. Acıkıyoruz. Bir yol boyu lokantasında bol limonlu çorbalar  içiyoruz.Yanında kızarmış ekmek ve üzerine sütlü kadayıf. Oyalanmadan yine yola düşüyoruz. Delice pedal basıyoruz hedefimize. Yeni Şakran’dan çıkarken güneş batıyor. Önümüzdeki son 10 km.yi alaca karanlıkta geçiyoruz. Güneşin batmasıyla hızla soğuyor hava. Kafa lambalarımızın titrek ışığında Aliağa’ya giriyoruz. Dört yıl önce Ergün’le birlikte yaptığımız  Ege turunda Aliağa’da yediğim sac kavurmasının tadı hala damağımda. Akşam yemeği için aynı yeri öneriyorum. Hemen kabul ediliyor önerim. Biralar da iyi geliyor yorgunluğumuza.

 

 İzmirli uzun yolcu dostlarla

 

 Aliağa’ya ulaştığımızda hava çoktan kararmıştı

 

 

 

2.GÜN

           Güzel uyumuşuz bu gece. Bir önceki günün yorgunluğundan hiçbir iz kalmamış üzerimizde. Sabahları keyifli oluyorum genellikle. Şakalaşarak çıkıyoruz yataklarımızdan. Pazaryerlerindeki seyyar satıcıların sergilerine benziyor odamızdaki görüntü. Taytlar, formalar, çantalar, kafa lambaları, rüzgarlıklar ve alyanlar dağılmış odanın her yerine. Toparlanıyoruz neşeyle.

Lobide görevlinin meraklı sorularının eşliğinde yüklüyoruz bisikletlerimizi. Deli miyiz ? yoksa çılgın mıyız? Karar veremiyor muhtemelen.

           Hava oldukça soğuk. İçimiz ürperiyor. Bir an önce pedal basmak istiyoruz ısınmak için. İzmir yoluna çıkıyoruz. Aliağa henüz uyanmamış. Uzaklardan gelen homurtulu motor sesleri bozuyor ortamdaki sessizliği.

Yine yollardayız. Isıtmayan güneşin parlak ışıkları yansımalar oluşturuyor asfaltın üzerinde. Kahvaltı yapmadık henüz üşümemiz biraz da bu yüzden. Yücel şikayetçi bu durumdan. “Güzelim sahil mekanlarını bırakın, kahvaltı yapacak yer arayın şimdi. Olacak iş mi beyler” diye sesleniyor arkamızdan. Haksız da sayılmaz bu konuda.

Panik halinde pedallarken gözümüz hep benzin istasyonlarında, mola yerlerinde. Bayram nedeniyle olsa gerek çoğu kapalı. Ümitsizce giriyoruz bir istasyona. Pompacı çocuk içten karşılıyor bizi. “Abi “diyor “ekmek dağıtım arabasından yeni aldım ekmeği. Peynirim de var, beklerseniz çay da demlerim size” Beklemiyoruz. Biraz ekmek arası peynirle bastırıyoruz midemizin kazınmasını. Artık Yücel şikayet etmiyor.

 

 

 Sabah hava oldukça soğuk

 

 Menemen’e doğru ilk soluklanma

 

 

           Yolda ezilmiş bir sansar ölüsünün fotoğrafını çekiyor Kayhan. Yol boyunca bir çok yaban hayvanının katliama tanıklık etmek ne kötü. İçimiz acıyarak ip gibi dümdüz uzanan yolda devam ediyoruz. Oldukça bakımlı ve güzel çiçeklerle dolu bahçesi olan bir yol boyu lokantasına giriyoruz. Kızarmış ekmek, omlet ve kuru üzüm reçeliyle yapılan kahvaltıyla yerine geliyor bir ara kaybolan neşemiz. Bahçedeki mini lunaparkta  salıncaklara ve  sallanan mini atlara biniyoruz. Anaokulundaki çocuklar gibiyiz.

 

          

 

                   

                                              Ve yaşam devam ediyor yollarda

 

 Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik..

 

 

           Menemen’i geçince tek sıra halinde dizilmiş okaliptusların yanından geçiyoruz. Birden yoğunlaşmaya başlıyor trafik. Yolun sağı ve solu fabrikalarla,mola yerleri ve küçük yerleşimlerle dolu.  Korna çalan ve  el sallayanlara aldırmadan tüm dikkatimizi yola veriyoruz. Çiğli ve Karşıyaka artık çok yakınımızda. Yolların yoğunluğuna bir de kavşak çalışması eklenince servis yollarından geçerek giriyoruz Karşıyaka’ya. Yol üzerinde Ata bisiklete uğruyoruz. Ürünleri incelerken biraz da dinlendiriyoruz yorgun bedenimizi…

 

 

 Paparazzi Kayhan objektifiyle her yerde peşimde…

 

 

 Çiğli yakınlarında…

             Bostanlı iskelesi hemen karşımızda. Uzun zaman oldu denizden geçmeyeli körfezi. Öneriyorum. Kabul görüyor önerim. Bisikletlerimizi özenle yerleştiriyoruz güverteye. Güneş iyice hissettiriyor kendini. Geminin ardındaki köpüklere dalıyor gözlerim. Dalga sesleri martı seslerine karışarak yoğunlaşıyor  kulaklarımda. Yüzüme vuran rüzgara aldırmıyorum.  

           Konak meydanını dolduran amaçsız kalabalığın meraklı bakışlarına aldırmadan karışıyoruz içlerine. Telaşsız ve denizdeki dalgalar gibi  topluca hareket ediyoruz. Bir an önce çıkmak istiyoruz kalabalıktan. Güzelyalı’daki Scott bayisine uğruyoruz. Sohbet ederken Kayhan’ın bisikletinin zincirine iki de bakla ekletiyoruz. Sadık ve Neşe’yle telefonlaşıyoruz bir yandan. Geceyi Bornova’da geçireceğimi söylüyorum. Sinmiyor içlerine ısrarla gelip alıyorlar beni Bornova’dan. Kesif bir kömür kokusu ve dolunay var İzmir’in üzerinde.. 

DOSTLARI OLMALI İNSANIN

Dostları olmalı insanın;

Aynen gemilerin limanları gibi.

Zaman zaman,uğradığın ,yükünü boşalttığın,

Dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda.

 

Sonra açık denizlere uğurlamalı seni,

geri döneceğin günü bekleme umuduyla.

Bazen rüzgara o açmalı yelkenini,

yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla,

halatlarını çözmeli,

seni çok ama çok özlemeli.

 

Dostları olmalı insanın;

Ermiş,bilge,hayatı ezbere okuyabilen.

Düşünmediklerini düşündüren,

Seni bir cambaz ipinde güvende tutabilen,

Gerektiğinde senin için ateş yutabilen,

Yolunu ışıtan ustan olmalı.

Şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini.

Sana vermeli soğuk bir kış gününde,

Üzerindeki tek gömleğini…

                                                   Can YÜCEL

 Ne de güzel ifade etmiş büyük usta.

 

    Feribottayız

 

                   

                    İzmir…

 

 

 

 

 

3.GÜN

 

           Sabah çok mutlu uyanıyorum dostlarımın evinde. Kayhan ve Yücel’le kahvaltı yapacağımı söylemiştim akşamdan. Neşe erkenden kalmış ve çok güzel bir kahvaltı kumanyası tutuşturuyor elime. Irmak henüz derin uykuda. Sadık’la çıkıyoruz ve tam vaktinde oluyorum buluşma yerinde. Kuşadası’na doğru devam etmekti planımız. Kuşadası’ndan arkadaşıyla  konuşmuş Kayhan ve rüzgar çok şiddetliymiş Kuşadası’nda, hava da patlamak üzere.  Ayak üzeri değişiklik yapıyoruz programda. Sabuncu beli rampalarını çıkarak gidebildiğimiz yere kadar gitmeye karar veriyoruz. Yağmur kokuyor hava. Bulutlar toplanıyor gökyüzünde.

           Bir kahveye giriyoruz Neşe’nin koyduğu katmerleri afiyetle tüketiyoruz. Artık hazırız rampalarla cebelleşmeye.

           Manisa yoluna girer girmez başlıyor rampalar. Fakat yol dümdüz geliyor gözümüze. Bir süre yükseliyoruz. Dönüp bakıyorum artık çok aşağıda kalan İzmir’e.

Hızla geçen araçların oluşturduğu rüzgarı hissediyoruz bisikletlerimizde. Yol boyunca  uzanan reklam tabelaları çirkin bir görüntü kirliliği oluşturuyor.Görmezden gelerek  ormanları izlemeyi tercih ediyoruz. İyiden iyiye kararan bulutların altında karanlık ve kasvetli görünüyor ormanlar da. Kuşlar sürüler halinde ve hızla yer değiştiriyorlar belli ki yağmur gelmek üzere. Islanmasını istemediğimiz eşyaları tekrar kontrol ederek rampayı çıkmaya devam ediyoruz. Bir yayayla karşılaşıyoruz rampaların orta yerinde. Adı Cuma’ymış ve öğretmenmiş kendisi. Üzerinde grev gözcülerini çağrıştıran bir gömlek. Çevre gönüllüsü yazıyor gömleğinde. Küresel ısınmaya dikkat çekmek için Manisa’dan İzmir’e yürüyor. Ayaküzeri sohbette bir çok ilden ortak tanıdıklarımızın olduğunu sevinerek fark ediyoruz. 80 küsur yaşında bisikletçi dostum Faruk amca geliyor aklıma. Dün Menemen yakınlarındayken biz, çok sevdiğim bir dostumun yanından aramıştı İstanbul’dan. Turla ilgili bilgi paylaşmıştık. “Doğa ölürse sen de ölürsün” yazıyor Faruk amcanın da bisikletinde. Duyarlılıklarına hayranlık ve saygı duygularımızla ayrılıyoruz Cuma’dan ve düşlerimdeki Faruk amcadan.

 

 

 

 Manisa’dan Cuma öğretmenle…

 

 Neşe’nin tahin pekmezi çok işe yarıyor…

 

 

           Yağmur başlıyor. Oyun gibi geliyor önceleri yağmurda pedallamak. Sabuncu beli geçidi rakım: 580 yazan tabelanın önünde fotoğraf çekiyoruz. Yağmur arttırmaya başlıyor şiddetini. Bundan sonra uzun bir iniş var önümüzde. Fotoğraf makinalarımızı ve cep telefonlarımızı kapatarak poşetlere sarıyoruz. Özenle yerleştiriyoruz çantalarımıza. Bundan böyle bazen pedal çevirmeyi bırakacağız. Sağnak yağmurun altında beceriklice süzüleceğiz  aşağılara, kuşlar gibi zarif bir şekilde.   

           Önden ben bırakıyorum kendimi. Ardımda Kayhan ve onun ardından da Yücel. Akıyoruz asfaltta akan sularla birlikte. Daha ilk metrelerde sırılsıklam oluyoruz. Giysilerimizden süzülen yağmur suları doluyor ayakkabı ve eldivenlerimizin içine. Pedala yüklendiğimde bardaktan taşar gibi taşıyor sular ayakkabılarımdan…

Keskin rampalardan aşağıya süzülürken yanımızdan geçen arabalardan fışkıran sular da hızla vuruyor yüzümüze. Tepeden tırnağa ıslanıyoruz her araba geçişinde. Frenlerimiz kaydırıyor. Arabalar korna çalıyor kulaklarımızı sağır edercesine. Benim kulağım zincirimin ve tekerleklerimin dönüşüyle oluşan suyun şırıltı halindeki sesinde. Çok keyif alıyorum bu inişten. El ve ayak parmaklarımı hissetmiyorum artık. Suya düşmüş bir kedi yavrusu gibiyim.

           Birkaç kilometre ötede ve bizim gittiğimiz yönde tüm araçların konvoy halinde durduğunu fark ediyorum. Araçların stop lambalarının kırmızı ışıkları ıslak yolda güzel yansımalar oluşturuyor. Duran araçların aralarından geçerken yeni olmuş kazayı fark ediyorum. Bir minübüs yoldan çıkmış. Lacivert renkli binek araba da ona çarpmamak için frenlediğinde ortadaki hendeğe yuvarlanmış. Duruyorum. Ardımda da Kayhan duruyor. Kayhan 112’de doktor ve alışık böyle vakalara. Bakıyor yaralı yok maddi hasarla atlatılmış kaza. Yapacağımız bir şey yok devam edelim diyoruz. Böyle kazaların fotoğrafını zaten çekmiyoruz.

           Biraz ileride bir benzin istasyonuna giriyoruz. Yağmurun kesilmesini ümit ediyoruz. Sıcacık tarhana çorbasından içiyoruz. Oturduğumuz sandalyelerin çevresinde küçük gölcükler oluşuyor. Üşüyoruz.

 

 

 

           Yağmur kesilecek gibi gözükmüyor. Islağız ve durdukça daha da üşüyoruz. Manisa 8- 10 km. önümüzde. Manisa’ya kadar devam edelim diyoruz. Biriken yağmur sularının içinden sırılsıklam geçiyoruz. Otogarın arkasında bir hamamın önünde duruyoruz. Bizimle üşüyen bisikletlerimizi de hamama sokuyoruz. Hamamın saunasında saatler geçiyor ancak ısınıyoruz. Hamamda diyecek yok keyfimize. Bir ara Tolga Çandar’dan türküler bile söylüyoruz. Birkaç saat önceki sırılsıklamlığımız buhar olup damlıyor seslerimizin yankılandığı kubbelerde.

 

Güzel bir turdu. Sağolun dostlar. Yeni turlarda tekrar görüşmek üzere…

                                                                                                            İbrahim KIZILKAYA

 

 Turun güzel finali…

 

 Manisa otogarı..

 

 Solda Yücel KIZILTAŞ,ortada İbrahim KIZILKAYA, sağda Kayhan ÖZOĞUL

Not: Konunun forumdaki yorumları için burayı tıklayınız.

Cyclingtr
Yazar Hakkında :

Bir Yorum Yazın