Adana’dan Antalya’ya Akdeniz

02/07/2008  //     //  Turlar ve Organizasyonlar

 

Yalnızlık:
            Her insanın en büyük korkusu olsa da, asla kaçmayı başaramadığı bir olgudur yalnızlık. Tek yolu, kabullenmek ve yüzleşerek uzlaşmaktır. Kimi hayaller kurarak yapayalnız kalsan bile, oynamak hayallerini, tanımadığın insanlarla yaşamak hayalini. Bunun adına yalan denmez, o zaman hiç film seyretmemeli, kitap okumamalı ve bunlar hakkında konuşmamalıyız. Nedeni ise, bayıldığımız, etkilendiğimiz bu hikâyelerin büyük bir çoğunluğunun hayal ürünü oluşu, bir bakıma yalan oluşu. Peki, hayatta yalan olmayan ne var. Etrafınıza bir bakının, yönetenler, arkalarında şakşakçılığını yapanlar, şakşakçıların yönlendirmeleriyle seçmeye devam ettiğimiz değişmeyenler. Bunların tümü yalan değil mi?
            Dünyanın halini düşünün, bunca yıkıcı gerçek, bütün endamıyla karşımızda dururken, onları görmemizi engelleyen yalanlarımız her yanımızı sarmalamamış mı? Kurtulabiliyor muyuz, bu yıkıcı, yok edici, silici yalanlarımızdan? Belki de sırf bu yüzden, hayallerle renklendirilen kitaplara sığınmış umut dolu yalanlara bayılıyor, sinema perdesinde nemli gözlerle, sonsuz inançla hayaliyle bütünleşmiş yalanın etkisine kapılıyoruz yönetmenlerin, senaristlerin, yazarların.
            İşte yalnızlık korkusundan sıyrılmak için müthiş bir yoldur yazmak. Yetenekli isen notalara sığınıp melodiler yaratmak, tuvalin önünde renklerle oynaşıp, oynaştığın renkleri tuvalde seyretmek, seyrettirmek. Ya da onca uğraşla şekillenen hayali, kamera kullanarak perdede yansıtmak.
            Ben ne yazarım, ne tuvali oyuncak olarak kullanabilecek yeteneğim var. Kamera ise ağır gelir, notalar radyodan süzülebilen tınılardır ancak benim kulağımda. Tek becerebildiğim yollarda olmaktır, yol arkadaşım, can dostum bisikletimin sırdaşlığında. Kilometrelerce yol çizgisine takılı hayallerimi, bisikletimle konuşmadan paylaşabilirim. Yanımda olmayan biriyle varmış gibi pedalların ritminde sohbet edebilir, bazen de deli damgasını boynuma geçirme pahasına abartabilirim sohbetlerimi. Böylece yalnızlığımı anlar ve onunla uzlaşmaya varabilirim. Çok sevdiğim bir dostumun lafı aklıma gelir uzlaşma sözcüğünü her kullandığımda. Kendisi bir tıp profesörüdür, derki öğrencilerine kanser tedavisi hakkında; “bu savaşta kansere karşı kazanmak yoktur, eğer kanser isterse ateşkes ilan eder siz de onunla anacak uzlaşabilirsiniz. “ Neden aklıma gelir bilmem ama gelir işte. Oysa konumuzla alakalı değil, farkındayım.
            Yalnızlığa dönelim, onu bir dost olarak görebilir ve dostluğun boyutlarını anti sosyal niteliğe büründürmeden dizginleyebilirsek eğer, yalnızlık güzeldir de. Bolca düşünürsün kendinle yaptığın sohbetlerde. Geçmişini, yanlışlarını, sevdalarını, hayallerini ve hayal kırıklarını anımsar, kimi tebessümle karşılar, kimi kızıp o günkü kızgınlığa bürünür, sonrasında da kendi halinin tragedyasına gülerken bulursun aynadaki seni senle. Böylece yalızlığı soyut bir kavram olmaktan çıkartıp, somut bir nesne halinde şekillendirebilirsin. Benim gibi bir adam için bunu başarmanın en keyifli, en hüzünlü, en şaşırtıcı, en sıradan, en farklı ya da en farksız yolu, çizgilerin eşliğinde kat edilen kilometrelerdir, çadırında seyrettiğin yıldızların fısıltısıdır, denizin hışırtısındaki sırdır, güneşin batışındaki giz…
            Bütün bunlar, yalnızlığı serüvenle taçlandırmaktır ki; serüven merak demektir, merak da hızla akan zamana talkı kalmadan keşfetmenin keyfi anlamı taşır.
            Ve cesur yürekleri serinleten yeni bir serüven başlar. Tek bir amaç vardır, gitmek… Bir plan olsa da, mühim olan bir yere varmak değil, bir yere gitmektir. Gün biter, yolda gece öncesi sonlanmıştır, uygun bir noktada durur bisiklet, önce çadır için uygun bir alan belirlenir, çadır kurulur, mat serilir zeminine, eşyalar matın çantasını tıkıştırılır, gece sırdaşın, yastığın olacaktır, tulum serilir matın üzerine, kalan eşyalar çadırın içine yayılır ve günün yorgunluğu salınır düşlerle toprağa, havaya, suya. Tanımadık bir sesle konuşulur, tanımadığın yüzle bütünleşen sesle, hayallerini anlatırsın bazen gerçeğin ta kendisiymiş gibi, şaşkın bakışlar her daim üzerindedir zaten, akıllı bir olman beklenemez, yoldasındır ve arkadaşın ise bisiklet. Buna alışmış olmalısın ki, sen de garipseme garipseyenleri, dışlama ve dışlanma bu şekilde. Garipsenmek de keyifli olabilir, yeterince dikkate almazsan etrafındakileri. Hayat kısa bir oyun, sonu olan ve çoğunlukla da kontrolümüzde olmayan bir oyun. Sana göre sen başrol oyuncusu olsan da, hayata göre milyarlarca figürandan birisin, hepsi bu. Oyunun sonu ise mutlak yalnızlık, çözümlenememiş bir büyük sır, adı ise ölüm… Kimine göre her şeyin sonu, kimine göre gerçek başlangıç…
            Ve yeniden yoldayım, sabah saat 04:30, Adana otogarında,  tarih ise 08 Haziran 2008 …
10 Haziran 2008 Salı;
            Saat beş, sabahın beşi, gün henüz doğmuş ve ben otogarda bisikletimle uğraşıyorum. Zor bir yolculuktan sonra yorgun olmam gerekirken heyecanım yorgunluğumu çoktan silmiş bile. Bir an önce yola koyulma telaşıma hâkim olmaya çabalayarak, önce lastiklerini taktım bisikletimin. Çantaları da yerleştirdikten sonra hazırdım. Yol beni bekliyor.
            Yolculuğun en güzel yanı, yolda olmak. Hele bir de yol arkadaşın bisikletse, soluyarak, dokunarak, içine sinerek kat ediyorsun her yeni kilometreyi. Geçmişte defalarca yola koyuldum bisikletimin yoldaşlığında. Ama ilk defa uzun bir yolda yalnızım. Yalnızlık, ürkütücü olduğu kadar, farklı ve keyifli de. Daha özgür olduğunu hissediyor insan. Seni, sana, sen anlatıyorsun yol boyunca. Hayallerini uzun mesafeleri saran uzun zamanda yaşıyor ve paylaşıyorsun kendinle. Amaç bir yere gitmekten çok ilerlemek, nereye olduğunun öneminin olmadığını hissettiğin an, özgür olduğunu da hissediyorsun. İşte bu çılgın gözüken eylemin farklılığının nedeni. Farklı olmaya çalışmak değil, tamamen kendin olmak bunun anlamı.          Kilometreler beni Akdeniz’e yaklaştırdıkça tenime dokunan mavi serpintileri de hissetmeye başlamak, yaklaşmak uçsuz maviliğine Akdeniz’in, uzun zamandır Diyarbakır’da olduğum için farklı bir heyecan akımı yaratıyor ruhumda. Mersinle birlikte dokunmak ufuk noktasından gelen yele. Ege ve Akdeniz’in meltemini yürekten hissetmek yeniden, işte bir farklı özlem de bu.
            İlk defa Mersine gelmiş oldum şu an. İlk an; bundan ötürü pişmanlık hissettim. Neden daha önce bu güzel Akdeniz şehrinin havasını teneffüs etmemişim ki? Yoldan sahile döndüm. Muhteşem bir sahil şeridine sahip Mersin. Yapılanması da İzmir’den farklı. İzmir’de olduğu gibi, denizi gölgeleyen sıralı evler yok yolunun diğer yanında. Kilometrelerce ilerleyen sahil şeridinin her metresi etkileyici, yol boyunca spor yapan insanlara rastlıyorsun , her metrede onlar var, kah koşuyorlar, kah köpeğini gezdiren biri ya da parka serpiştirtmiş spor alanlarında spor yapan kalabalık. Öylesine etkileyici bir ışığı var ki, her yanımda ışığın oluşturduğu aydınlığın etkisi, Akdeniz’in yanı başımdaki ritmi adeta çarptı beni. İzmir’i ne kadar da özlediğimi fark ettim. İzmir kadar güzel bir kent Mersin diyerek ağır ağır ilerlemeye devam ettikçe, ardımdan ve önümden İzmir özlemi sarmaladı her yanımı. Kanımda tuz olmalı benim, üstelik denizin tuzu, amonyak kokusu, martı çığlığı sızmış olmalı ruhuma, özellikle adı Akdeniz olunca, içimin gıdıklanmasını engelleyemiyorum. Ve önümde Akdeniz eşliğinde bin kilometre yol var. Ah ne büyük keyif olacak, henüz yola koyulalı üç saat oldu ve ben müthiş bir keyifle yol almaya devam ediyorum. Akdeniz de beni özlemiş olacak ki, yalayıp sahile dokunan esintilerini ardımdan salıyor ve yolculuğumun fiziki destekçisi de oluyor. Saat öğleden sonra dört olduğunda Taşucu’nu da geride bıraktığımın farkına vardım. İki yüz kilometreden fazla yol geldim ve kendimi oldukça iyi hissediyorum. Kamp vakti geldi, Akçakıl Kamping tam yeri. Tesadüfen de olsa müthiş bir konaklama mekânı bulmuş oldum. Ne de olsa Akdeniz’deyim artık, neresi olsa fark etmez diye düşünürken, cennetin dokunduğu bir mekânda buldum kendimi. Karavanlarda yaşam kurmuş insanların olduğu bir kamping. Bütün yıl yaşıyorlarmış burada, bazılarının karavanlarına telefon bile çekili.
            Çadırımı kurup kendimi Akdeniz’e bıraktım. Serin sularla buluşmam, sezonu açmış olmam anlamına da geldi. Olduğum gibi atmışım kendimi sulara, yüzmeye çalışırken ağırlaşan ayakkabılarımı sonra fark ettim. Ve yine aynı şekilde kendimi tatlı suyun altına, duşa bırakıverdim. Tuzlarımdan tamamen arınana kadar suyun altında ne kadar kaldığımı anımsayamıyorum.
            Gün güneşle vedalaşıp geceye dönmeden birkaç kare fotoğraf çekme telaşım, suyun keyfini yeterince sürmeme engel olsa da, epeyce rahatlayarak vardım çadırıma. Temiz bir şeyler giyindikten sonra makinemi, not defterimi alıp restoran kısmına gittim. Menümü tahmin edebilirsiniz sanırım, evet, balık. Levreğimin pişmesini beklerken deklanşörle haşır  neşir olmaya koyuldum. Işığı kaçırmış olmam, parmaklarımı deklanşörde gezindirmeme engel olmadı tabi. Levreğin kokusu burnuma geldi bile, güzel de bir salata eşlik ediyordu bana doğru gelen garsonun elindeki tepsideki levreğe. Bir duble de rakı fena olmayacaktı hani, eksik kalmasın dedim haliyle ve menüyü tamamladım. Balık-Rakı-Roka üçlemesi masamda anlayacağınız. Tesisin sahibi ve iki müşteri beni ilginç bulmuş olmalılar ki, buradaki ilginçliğim Türk olmak, sohbet için masama teşrif ettiler. Havadan, sudan, denizden derken gece çöktü ve çadır zamanım geldi. Yarın çok daha zor bir yolculuk beni bekliyor ve kaslarım yarına hazır ve nazır olmalı kuşkusuz. Dostlardan izin isteyip çadırıma atıyorum kendimi. Fotoğraf makinemin diyaframını açık bir iki kare daha şenlendirdikten sonra, ışığımı yakıp sivrisinek araştırması yapıyorum. Allahtan sızamamış gecenin acımasız düşmanları hatlarıma. Rahat bir uyku beni bekliyor.
11 Haziran 2008 Çarşamba;
            Plan mı? Bu yolculukta plan yok, yönüm belli, önce Antalya sonra da Köyceğiz. Tek plan bu. Bir de sabah erkenden yola koyulmuş olmak, işte sabahın dördü ve ikinci ünümdeyim. Lakin ciddi bir sorunum var, herkes uyuyor ve kampingin kapısı kapalı. Oldukça zorlanarak yüklü bisikletimi sürgülü ve kilitli kapının üzerinden diğer yana koyabiliyorum. Yoldayım, gün henüz ağırmış ve sessizlik her yanıma hâkim. Önümde oldukça zorlu ve bolca tırmanacağım yüz kilometreden çok bir yol var. Hadi bakalım asılalım pedallara…
            Anamur’a vardım. Taşucu – Anamur arası, bisikletle seyahat eden biri için oldukça zorlayıcı. Fiziken zorlayıcı olduğu kadar, muhteşem manzaraları da sunan bir yol. Sürekli denizle kucaklaşıp, vedalaşarak zirveye yönelmek. Bunu sayısız defalar tekrarlamak üstelik. Böylece geçen 125 kilometre. Onca rampadan çok, duble yol olarak adlandırdığımız yeni yol çalışmaları beni yordu. Zeminin bozuk oluşu, hızla geçen araçların oluşturduğu toz bulutunun her yanımı hunharca sarması, canavar iş makineleri, yüklü kamyonların homurtuları. İşte gün sonu yorgunluğumun sorumluları…
            Bütün olumsuzluklarına karşın, bugün ki yolculuğum tek kelime ile tatmin edici oldu diyebilirim.
            Denizin sesi Kilikya’dan, Akdeniz’den. Likya’dan kalkıp, Karia sınırında durmak. Yol boyunca antik çağın öylesine çok imzası ver ki. Ülke olarak ne denli şanslı olduğumuzun kanıtı olarak boyunlarını uzatıyorlar. Pek aldıran yok gibi gözüküyor. Aldıranlar ise maalesef minik bir azınlık. Toplum olarak üzerinde yaşadığımız hazinenin ne kadar farkındayız? Asıl can alıcı soru ise, ne kadarını hak ediyoruz?
            Bir gün daha güneşin kızıl göz kırpışlarının ardından Akdeniz’e gömülmesiyle sona erdi. Bugün düştüm, sağ elimin işaret parmağı tırnağının altında bir santim büyüklüğünde yarık oluştu. Bugün de düne benzeyen ve sürekli ve dik tırmanışların olduğu bir yolla vardım konakladığım kamp alanına. Bugün dünden farklı olarak yol çalışması çilesine maruz kalmadım. Dar, kıvrımlı ve tırmanarak seyrettim ve yoruldum, lakin her kilometresi değdi doğrusu. Akdeniz’in yılan gibi kıvrılarak dokunduğu sahil kısmına kah dokunarak, kah tepeden bakarak süren seyrimin keyfi, anlatısı hakikatten zor. Kamp kurduğum kamping henü açılmamış, sanırım müşterileri daha çok yerli ve okulların kapanmasını bekliyorlar. Market açık Allahtan da aç kalmadım.
12 Haziran 2008Perşembe;
            Saatim beş, kampın kapıları kapalı. Yalnız dünkü kapıdan bir farkı var, tamam bir bütün değil bugünkü kapı, araçların yanı sıra yayalar için başka bir kapısı daha var ve sürgülenmiş sadece. Sürgüyü açıp koyuluyorum yola. Gazipaşa’ya kadar yolum, tıpkı dün olduğu gibi çetin. Amacım Manavgat’a varmak. Tekeli köyünde, sıkı tırmanışlardan sonra kahvaltı için mola verdim. Çok güzel bir yer, gerçi yol boyunca her yan çok güzel Mola vermekte güzlük çekiyorum, öylesine güzel o kadar çok mola yeri var ki, kararsız kalıyorum. Kahvaltı ise muhteşem. Köy ekmeği eşliğinde taze tereyağı ve balın da olduğu bir menü var masada.
            Bugün sadece 70 kilometre gitmiş olmama karşın gerçekten yoruldum. En zorlu gün oldu diyebilirim. Nihayet Alanya’nın hemen öncesinde, Alanya’nın muhteşem kumsalının yanındaki bir kampingde konakladım. Soğuk bir şişe bira iyi geldi hani.
            Denizin üzerinde el sallayan güneşin batışını seyrediyorum. Elimde telefonum var ve Alpay’ı aradım. Tesadüfe bak, Alpay’da Antalya’da imiş. Yarın buluşmaya karar verdik. Güneşe hoşça kal deyip erkenden yatmaya gidiyorum…
13 Haziran 2008 Cuma;
            Dünden sonra bugün şaşkınım. Dümdüz bir yol çizgi misali uzuyor önümde. Üstelik üç gidiş, üç geliş altı şeritli bir yol. Fakat aksi bir gün, iki bin kilometredir yoldayım, lastiğim hiç patlamadı ama bugün tam dört defa patladı. Anlayacağınız sinirlerim hırpalandı bir miktar. Hava da çok sıcak. Serik’e vardığımda önümde elli kilometre kalmıştı ki, gerilen sinirlerimin yardımına Alpay koştu. İşi erken bitmiş yola beni almaya koyulmuş. Böylelikle gün sona ermen turum da bitmiş oldu. Alpay’ın aracındaki bisiklet aparatını araca monte edip bisikleti de üzerine yerleştirip Antalya’ya doğru klima eşliğinde koyuluyoruz yola. Alpay’ın oteline gidiyoruz önce, ilişiğini kesiyor ve Kemer üzerinden Köyceğiz’e yol alıyoruz. Akşam olmadan evdeyim, kızımla kucaklaştım. Alpay ısrarlarıma karşın oğlunun karne merasimi nedeniyle kalmadı ve vedalaştık. Böylece İzmir Adana arasında Akdeniz turumun eksik kalan kısmını da tamamlamış oldum….
Cyclingtr
Yazar Hakkında :

Bir Yorum Yazın