Doğu Avrupa Bisiklet Turu Günceleri 2011 (3.Bölüm) (Ahmet Mumcu – İbrahim Kızılkaya)

19/12/2011  //     //  Genel Duyuru ve Haberler ( Bisiklet, Triatlon, Atletizm, Yüzme ), Turlar ve Organizasyonlar

 

FİNLANDİYA

Rusya sınırında gereksiz zaman kaybı ve oluşan gerginlikten sonra kısa süren işlemlerle girdik Finlandiya’ya. Türkiye’ye göre oldukça geç bir saat olmasına rağmen beyaz gecelerin etkisi sürüyordu bu bölgede de.. Soğuk görünümlü gri asfaltın üzerine düşerek uzayan gölgelerimizle ve avaz avaz söylediğim Ege türküleri eşliğinde yol alıyorduk. Yol boyunca uzanan çam ormanlarının loşluğu  ve ormanların içlerinde irili ufaklı göllerin üzerindeki ağaç yansımaları masalsı bir manzara oluşturuyordu önümüzde.

 

 

Finlandiya’nın bir sürü adacıklarından biri  ..


 
Gölgeler uzamış, kamp yeri bakma vakti..
 

 
Günler epey uzundu Finlandiya’da..

Henüz 20 km. civarında ilerlemiştik ki etrafı yemyeşil ve bakımlı çimlerle kaplı bir benzinlik adeta kampınızı burada kurun der gibi geldi gözümüze. Sıra sıra dizili Tırların arasından geçerek yayıldık en güzel çimlerin üzerine..

Tertemiz havanın da etkisiyle güzel geçen gecenin ardından güneşli güzel bir güne uyandık… Domates, salatalık, esmer ekmek, peynir ve çaydan oluşan klasik kahvaltımızın ardından yine yollardaydık. Göllerin üzerindeki adaları birbirine bağlayan viyadüklerden geçerek Hama’ya ulaştık. İçinde olduğumuz ortam o denli renkliydi ki zaman zaman ne tarafa bakmamız gerektiğini bile şaşırıyorduk. Dört bir yanımız göller ve çam ormanlarıyla kaplıydı. Orman içlerine serpilmiş aşı boyalı geleneksel Fin evleri bu masal atmosferini tabloya dönüştürüyordu..

 
Tabelalarda kalmıyor bu geyikler..Hem muhabbetlerimizde hem de arazide çokça vardılar

 

 

 

Küçük küçük  yerleşimlerin neredeyse tamamı su kenarlarına kurulmuştu. Nehir ve göllerde yan yana demirli vaziyette bekleyen renk renk tekneleriyle Finlilerin su ile iç içe bir yaşamları olduğunu ve Viking torunlarının, dedelerinin kültürel miraslarına nasıl da sahip çıktıklarını kanıtlıyordu..
Lovisa yakınlarında şirin bir kasabada göl kıyısındaki muhteşem bir çimenlikte geleneksel giysiler içinde bir grubu piknik yaparken gördük.. Bir gösteri topluluğu olabileceklerini düşündük. Ahmet akıcı İngilizcesiyle grupla konuşmaya başladı.. Aldığımız yanıt çok şaşırtıcıydı..Meğerse karşılaştığımız topluluk Çarlık Rusyası’nın sürgündeki veliaht Rus Kralı Aleksandra ve hanedanın diğer üyelerinden oluşuyormuş. Ülkesi olmayan bu Kralla ve ardından ailesiyle tek tek tanıştırıldık.. Finlandiya’ya kadar bisikletle geldiğimizi ve başka bir rotadan tekrar bisikletle Türkiye’ye gideceğimizi öğrendiklerinde Kral ayağa kalktı. Ellerimizi sıkarak her ikimizi de kutlarken bakışları hâlâ şaşkındı..

 


 Finlandiya’da sürgün hayatı yaşayan eski Rus Çarının hanedanı.. Sağ taraftaki sakallı amca Çarlık sistemine dönüş mümkün olsa Rus kralı olup tahta oturması gereken varis Aleksandr…
  

 

  Şaka bir tarafa, kraliyet soyundan olmalarına karşın yaklaşımlarındaki o tevazu insanı etkiliyor..

Baltık denizinin kuzeyindeki bir balıkçı köyünden geçerken yankılanan müzik sesine doğru yöneldik.. Köyün limanında küçük bir köy orkestrasının haftasonu konuklarına verdiği bir konsere denk gelmiştik. Hem dinlendik hem meraklı bakışların arasında bu muhteşem konseri izledik. Köyün devamında plaj olarak kullanılan bir koyda da geceledik.

 
Tasalanmayın, ben dostlar adına bir bira içmiştim burada: ))

Gece dediğime bakmayın siz. Alacakaranlık bir loşluktu aslında. Çadırlarımızı kurmuş, akşam yemeğimizi pişiriyorken bornozlu kıyafeti ile 70 yaşlarında bir teyzem bisikletiyle yanımızda belirdi.  “Ne duruyorsunuz gençler? Haydi denize gelin” diye seslendi. Oysa bir saat önce girmiştik denize ve hava da oldukça serinlemişti. Teşekkür ettik ve teyzemin ardından diğer köylülerin birer ikişer gece boyunca aralıksız plaja sökün etmelerini şaşkınlıkla izledik.

 

 
Ve yağmurun ardından yeniden güneşle buluşma..

Sabah Baltık denizi uyurken ayrıldık plajdan. Kuş sesleriyle 85 km. mesafedeki Helsinki’ye doğru yüklendik pedallarımıza..Öğle sıraları Helsinki’nin merkezinde tüm kente hâkim, görkemli Tuomio kilisesinin önündeydik.

 


Helsinki’deki muhteşem katedral..

 

Onlarca basamaktan çıkarak kiliseyi de gezdik. Tam Limana yaklaşmışken patlayan lastiğimi Finlandiya körfezinin o muhteşem manzarasını seyrederek tamir ettim..Gece de Viking isimli neredeyse şehir büyüklüğündeki bir kruz gemisiyle Estonya’nın başkenti Talin’e geçtik.

 

Helsinki’den Estonya ya Baltık denizinden geçtik..

ESTONYA

Talin limanına yanaşırken şehrin üzerindeki kulelerin gökyüzüne yansıyan siluetleri yine bir masal kentine gelişimizin işaretiydi.. Gecenin bir yarısıydı ve kentin yakınındaki kampinge sürdük bisikletlerimizi.

 

Temmuz sonu olmasına karşın gece ile gündüz ısı farkı oldukça fazlaydı..

Sabah Talin’in sokaklarındaydık. Esnaf, ortaçağdan günümüze süzülen otantik giysileriyle karşılıyordu turist kafilelerini.  Geleneksel pazaryeri meydanını ve kentin tüm ara sokaklarını dolaşırken zamanda yolculuk duygusuna kapıldık.

 
Geleneksel fırında pişirilen bir tür çörek satılıyor burada. Fakat bu arkadaş satıştan çok turistlerin ilgisini çekmekle görevliydi sanki.

 

 
 Talin’de geleneksel giysili çalışanlarıyla müze gibi dükkanlar..

 

 
Orjinal bir Estonya ev fırını…



Talin’den ayrılmak zor olsa da yolcu yolunda gerek diyerek sürdük bisikletlerimizi Parnu’ya doğru..Yine çam ormanları, yine kuş sesleri, yine ırmaklar, yine göller göller göller..


Tipik Eston evi..



 
Çimlere basmayınız bize özgü bir uyarı.. Oralarda hafif bir güneş olduğunda herkes çimlerin üzerinde alıyor soluğu..

Parnu yakınlarında Luhtre Talu isimli bir çiftlik oteli tabelası dikkatimizi çekti. Tabelanın gösterdiği anayoldan 3 km. içerideki ormanın derinliklerine yöneldik… Bu ıssız orman yolunda bisikletimizle çıkardığımız seslerden ürken geyiklerin önümüzden hızla kaçışlarını izledik. Otel sahibesi bayan Maria güleryüzüyle karşıladı bizi. Çiftliğin 300 yıla dayanan geçmişini heyecanla anlatırken işini severek yaptığını da hissettik. Çiftlik otel çok güzeldi ama bahçedeydi bizim gözümüz. Bahçede çadırda kalmayı tercih edeceğimizi söylediğimizde de hoşgörüyle karşıladı bu isteğimizi. Sabah Maria’nın kendi elleriyle hazırladığı köy kahvaltısının ardından çiftlikte kalan ilk Türkler olarak çiftlik otelin özel konuk defterini imzaladık..


Bu tarihi otelin sahibesi Mariya menüde ev reçelleri ve turtalarının da yer aldığı nefis bir köy kahvaltısı sundu bize..

 


Luhtre Talu çiftlik otelin sahibesi Mariya ile otelin bahçesinde….

Parnu’yu da hızla dolaşıp Baltık kıyısından yolumuza devam ettik.Günün en sıcak saatlerinde Baltık denizine de girdik. Alışkın olduğumuz denizlere hiç benzemiyordu Baltık denizi..Ne tatlı ne tuzluydu suyu..
Baltık denizinin güneydoğu kıyılarına koşut uzanan 4 numaralı karayolundan Letonya’ya devam ettik.

 

Parnu’da şirin kamping bungolovu…

LETONYA

Baltık kıyılarının bembeyaz kumsallarını ve orman içlerinde yer alan romantik ağaç evlerini izleyerek ilerliyoruz Riga’ya doğru. Tertemiz çam kokulu havasından ve dingin atmosferinden çok hoşlanıyorum Letonya’nın. Gözümüz yükseklerde. Yağmur yüklü bulutlar yükünü boşalttı boşaltacak. Zaten son günlerde ortalama her gün bir, iki saat yağmuru yaşıyoruz bu bölgelerde.. Biz de yağmura göre ayarlıyoruz molalarımızı.. .

Baltık denizi kıyısı…

Riga’yı ikiye bölen nehrin karşısına geçip kampinge kurduk çadırlarımızı. Kenti dolaşmaya çıkmıştık ki henüz, aniden bastırdı yağmur. Bir spor merkezine sığınarak atlattık ilk sağanağı. Divina nehrinin üzerindeki uzun köprüden geçerken Old City’de katedrallerin göğü yırtarak yükselen kulelerine doğru ilerledik.

Nehir kenarındaki ilk katedralin merdivenlerindeyken, içeriden yankılanan sopranonun sesi, bir an önce sesin sahibini görme isteğimizle birlikte hızlandırdı adımlarımızı. Meğer bu kilise bir süredir kültür merkezi olarak kullanılıyormuş ve akşamki konserin provalarına rastlamış ziyaretimiz.Yaklaşık bir saat konser gibi bir prova izledik.

 


Başkent Riga..

 Kapalı ve ara ara çiseleyen havaya karşın oldukça hareketli bir kent merkezinde buluyoruz kendimizi.. Her yerden müzik sesleri ve kahkahalar yükseliyor. Ortalıkta erkekten çok  kadın oluşu buranın nüfusunun orantısızlığına yönelik söylentileri  sanki doğruluyordu. Meydandaki bir kafede Küba birası ve badem, bu güzel kentteki ödülümüzdü.

 

 

 

 

Turistik kent meydanında bisiklet dolmuşlar..

Gece sabaha kadar kovalardan boşalırcasına yağıyor yağmur. Bursa’dan Ergün dostumun hediye ettiği Nort-face çadır tek damla su almıyor içeriye.. Kulaklarını çınlatıyorum dostumun.

 

 

Turlarımı ibrahimkizilkaya.blogspot.com‘dan da takip edebilirsiniz.

Yazan: İbrahim Kızılkaya

 

Doğu Avrupa Bisiklet Turu Günceleri Bölüm – 1

Doğu Avrupa Bisiklet Turu Günceleri Bölüm – 2

Doğu Avrupa Bisiklet Turu Günceleri Bölüm – 4

Doğu Avrupa Bisiklet Turu Günceleri Bölüm – 5

Doğu Avrupa Bisiklet Turu Günceleri Bölüm – Final

Cyclingtr
Yazar Hakkında :

Bir Yorum Yazın