Doğu Avrupa Bisiklet Turu Günceleri 2011 (2.Bölüm) (Ahmet Mumcu – İbrahim Kızılkaya)

18/12/2011  //     //  Genel Duyuru ve Haberler ( Bisiklet, Triatlon, Atletizm, Yüzme ), Turlar ve Organizasyonlar

 

Yolda bir kasaba..

Küçük bir kasaba yakınlarında kamp yeri ararken kasaba kilisesinin bahçesi dikkatimizi  çekmişti.  Rahiple konuşarak şansımızı denemek istedik. Christopher isimli genç rahip, sevaplarına sevap katacak olmanın sevinciyle, tereddütsüz kilise bahçesinde konaklamamıza izin verdi . Yorgunduk. Güneş batar batmaz çekildik çadırlarımıza ve daldık uykuya.. Gecenin bir yarısı Ahmet’in haykırışlarıyla uyandım. 35 yaşlarında bir sarhoş Ahmet’in çadırının fermuarını açmış ve içeriye girmeye çalışıyormuş. Ahmet elindeki bıçakla sarhoşu oyalarken bağırmış  bana.. Çadırdan çıktım, tek kelime anlaşamadığımız sarhoşla beden dilimizle konuşmaya başladık.. Kilise bahçesindeki rahip lojmanına yönlendirdik bu şaşkın sarhoşu. Rahip Christopher Tanrının evine sığınan bu arkadaşa da kucak açarak ruhuna yeni bir huzur daha ekledi..

 

 

Ukrayna’nın Anadolu’su..



Ukrayna’da her tarafta satılan doğal mantarlar…

Tarihte Rutenya adıyla anılan Ukrayna’nın başkentine ulaştığımızda bu denli ihtişamlı bir kentle karşılaşacağımızı elbette bilmiyorduk.. Kentin bulvarlarında bisiklet sürerek hostelimize doğru ilerlerken, Dinyeper nehri boyunca uzanan devasa tarihi binalar bu görkemli şehrin ihtişamını daha iyi algılamamıza da zemin hazırlıyordu. Tepeleri ormanlarla kaplı, zengin geçmişi, manastırları, kiliseleri, meydanları, bakımlı parkları ve geniş bulvarlarıyla Kiev’in  büyüleyici bir kent olduğunu  kısa sürede anladık…

Yıkılan sosyalizmin hiçbir dönemde silinemeyecek izlerini gözlemlemek mümkündü Kiev sokaklarında… Özgürlük meydanındaki opera binası ile diğer kamu binalarının heybetli siluetleri, görkemli meydan çeşmeleri  ve kentteki altyapının mükemmelliği ile Andreevsky bulvarındaki Lenin heykeline halkın hâlâ aralıksız gösterdiği sevgi, sistemin yıkılışına rağmen izlerin korunduğunun en somut göstergesiydi…

 

 

Kiev metrosunun merdivenleri.. Sanmayın ki hepsi bu kadar.. Kadraja sığmadığından ortasından geriye doğru çektim merdivenleri..:))

Hotelimize ulaştığımızda sıcak ve dost yüzüyle eski bir turcu olan Brezilyalı Ares karşıladı bizi kapıda. Ares bisikletle dünya turuna çıkmış, Kiev’e ulaştığında Rutenyalı bir güzele âşık olmuş. Bisiklet turunu burada sonlandırmış ve Kiev’e yerleşmiş. Şimdi sadece gezginlere kucak açan bir hosteli çalıştırıyor Rutenyalı sevgilisiyle.. Ortak dil bisiklet  turu olunca çok çabuk kaynaştık Ares’le.. Kiev’den sonraki rotamızı konuşurken yüzünün gölgelendiğini fark ettik. Ares, Rusya’ya bisikletle girişte karşılaşabileceğimiz sorunlardan söz etmeye başladığında programımızda da revizyon yapmamız kaçınılmaz olmuştu.. Artan terör nedeniyle sınırlarda işlemler çok sıkı olduğundan, sınır görevlilerinin ülkede geçireceğimiz her günün otel rezervasyonlarını mutlaka görmek isteyeceklerini, ayrıca çadır kurmanın da özel izne tâbi olduğunu anlattı dünya turcu dostumuz bir çırpıda.. Tüm bu sıkıntıları Rusya’ya trenle girerek aşabileceğimizi de ekledi. Kiev’den Moskova’ya trenle geçerken Ares’in sözlerine kulak vererek ne denli isabetli bir karar verdiğimizi sıkı sınır kontrolleriyle karşılaşınca anladık…

   
RUSYA

Güneşten biraz önce girdik Moskova’daki dev tren garına. Sonradan öğrendiğimize göre daha dokuz adet böyle gar varmış Moskova’da. Sekiz  adet de havaalanı..Gördüklerimiz Moskova hakkında duyduklarımızdan da şaşırtıcıydı aslında. Sabahın alacakaranlığında bizi kentin koynuna yaklaştıran bulvarın toplam 20 şeritli oluşu kentteki ilk saatlerimizdeki  şaşkınlığımızı daha da arttırmıştı. Ayrıca 20 nehir ve 300 göle ev sahipliği yapıyormuş Moskova.. Kent merkezine doğru çok bakımlı muhteşem parkların içinden geçtik. Moskova için “parklar kenti” denmesinin nedenini de daha iyi anlamış olduk. Değişik büyüklüklerde yedi park bulunuyormuş kentte. Adını ünlü Rus yazarı Maksim Gorki’den alan Gorki Kültür Parkı’nın önünden geçerek ulaştık Kızıl Meydan’a. Ekim devriminin görkemli kutlamalarından hatırladığımız bu meydan, turist kafilelerinin akınına uğramamıştı henüz.

 

 

 

 

Volga nehrinin üzerinden yükselmeye başlayan güneşin ilk ışıkları Kremlin sarayının kızılyıldızlı kulelerini aydınlatıyordu. Gri renkli paket taşlarla kaplı zemin henüz gölgede olduğundan, meydanı çevreleyen yapılar daha da heybetli görünüyorlardı..Sabah serinliğinde tadını çıkardık Kızıl Meydan’ın. Fotoğraflar çektik.Lenin’in mozolesini ziyaret ettik. Ölümsüzlüğü simgeleyen küp şeklindeydi mozole. Loş bir şekilde ışıklandırılmıştı. Kırmızı granitlerin üzerinde ve bir camekanın içinde giysileri ile birlikte uyuyor gibi boylu boyunca uzanmıştı Rusya’nın kurucusu. Heykel gibi kıpırtısız ve saygıyla duran nöbetçilerin arasından sessizce mozoleden ayrıldık. Napoleon hostelin kapısına dayandık.

 

 

 

 

 

Bagaj çantalarımızı hostele bıraktık. Yeni uyanan  kentin içinden tıpkı Volga nehri gibi biz de bisikletlerimizle Moskova içlerine doğru aktık.  Katedrallerin göz alıcı kulelerini büyük bir hayranlıkla izledik..

 

 

 

 

 

 

Volga nehrinin kıyısında..

“Aşkın olmadığı yerde gerçek de yoktur” diyen  Puşkin’in heykelinin önünden geçerek Nazım’ın mezarına ulaştık..Büyük aşkı Vera ayakucunda yatıyordu Nazım’ın. Etrafındaki çınar ağaçları ve granit mezar taşının üzerine işlenmiş heykeli ile saygı uyandırıyordu mezarı. “Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni” dizelerini okuduk  büyük ustanın mezarının başında.  Sanatçıların, bilim adamlarının ve halk kahramanlarının gömüldüğü bu mezarlık açıkhava müzesi gibiydi adeta..

 

Nâzım ve ayakucundaki Vera’sı..

Mezarlıktan sonra Arbat sokağında dolaştık. Arbat parkında sergilenen heykellerin karşısında büyülenerek soluklandık. İki gün kaldık Moskova’da. Kiev’deki önerilerin benzerlerini burada da duyduğumuzda kulak verdik bu önerilere ve Petersburg’a da trenle geçmeye karar verdik.

 

 

 

Dünyaca ünlü Hermitage Müzesi…  

Gecenin 24.00’ünde bile henüz batmayan güneşiyle çok alımlı bir kent olarak karşımıza çıktı Petersburg. Geniş bulvarları, dingin suları, görkemli köprüleri, dünyanın en derin metrosu, Çarlık mimarisinin önemli örnekleri ile kentin ana damarlarını oluşturan elliden fazla kanalları ve beş yüzden fazla köprüleriyle Kuzey’in Venedik’i olarak anılmasını hak ettiğini düşündük.

 

.
 

 

 

Kuzeyin kültürü ve mimarisiyle insanı adeta büyüleyen bu romantik kenti Dostoyevski’nin romanlarından zaten tanıyorduk. İçinde üç milyon eseri barındıran ve 1050 sergi salonu bulunan ünlü Hermitage Müzesi’ni binlerce ziyaretçi ile birlikte dolaştık. İnsanlığın ortak kültürel geçmişine evsahipliği yapan ve  dünyanın en büyük müzelerinden biri olmaya hak kazanan muhteşem bir müzeydi Hermitage.. Altı kıtadan toplanan hazine değerindeki eserlerin sergilerini gezerken müzenin gerçek anlamda bir ayda ancak gezilebileceğini öğrendiğimizde pek de şaşırmadık.

 

 

St.Petersburg Parlamentosu…

Kanallarında tekne ile dolaştık, Neva nehri kenarında sokak çalgıcılarının ritimleriyle dans eden izleyicilerin arasına karıştık, zaman Neva gibi su olup aktı Petersburg’ta .

 

 

Gelin ve damadın Petersburg’ta nikahtan sonra Nevskiy bulvarında volta atıp, Parlamento önündeki parkta   
votka içmesi adettenmiş..

Yeniden yüklediğimiz bisikletlerimizle rotamızı  Finlandiya’ya yönelttik. Sınıra doğru son 25 km.yi bizden kuşkulanan askerlerin takibinde tamamladık. İki buçuk saat süren ecel sorgulamasının ardından Ren geyiklerinin ülkesindeydik artık..

 

 

Turlarımı ibrahimkizilkaya.blogspot.com‘dan da takip edebilirsiniz.

Yazan: İbrahim Kızılkaya

 

Doğu Avrupa Bisiklet Turu Günceleri Bölüm – 1

Doğu Avrupa Bisiklet Turu Günceleri Bölüm – 3

Doğu Avrupa Bisiklet Turu Günceleri Bölüm – 4

Doğu Avrupa Bisiklet Turu Günceleri Bölüm – 5

Doğu Avrupa Bisiklet Turu Günceleri Bölüm – Final

Cyclingtr
Yazar Hakkında :

Bir Yorum Yazın